29 Ekim 2011 Cumartesi

Cumhuriyetimiz 88 Yaşında!

"Hürriyeti kulluğa, taş çatlasa satmam." Mevlana Celâleddin Rumî

Bugün 29 Ekim, 1923'te kurulan Cumhuriyetimizin 88. yılı ya da diğer deyişle Cumhuriyetimiz 88 yaşında...  Herkesin Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyorum... Tanrı'nın Türk Ulusuna bir armağanı olduğunu düşündüğüm Mustafa Kemal Atatürk'e ve arkadaşlarına binlerce kez teşekkürler. İnsanları kulluktan birey olmaya, vatandaş olmaya yükselten bu değerli insanları, Tanrı'nın, cennetinin en güzel köşesine koymasını diliyorum...


Kimseye Atatürk'ü de, Cumhuriyet'i de, onların değer ve nimetlerini de anlatmaya niyetli değilim. Aslında bunları anlatmak istediğimiz o insanlar, Atatürk'ün de, Cumhuriyet'in de önemini, değerini ve nimetlerini bizden daha iyi biliyor, halk arasındaki deyimle "gavur gibi biliyorlar" ama işlerine gelmiyor, çıkarlarına ters düşüyor. Onlar, Atatürk düşmanlığı yapıyorlar, Cumhuriyet'i eleştiriyorlar ama onlar sayesinde bu konumda olduklarını, onlar olmasaydı bu yaptıkları ihanetleri yapamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı özellikle devletin zirvesine yerleşti, bu değerleri asıl onların savunması gerekirken en büyük düşmanlığı onlar yapıyorlar, Atatürk'ün bu devletin ve toplumun mayası olduğunu bal gibi bilmelerine rağmen Atatürksüz bir devlet oluşturmaya çalışıyorlar. Yeni anayasa sevdasıyla ve "Hedef 2023" ile o yöne doğru gidiyorlar.

Kendimize dönersek, Cumhuriyetimizin 88. yılını kutluyoruz ama bu kutlamayı hak ediyor muyuz ya da ne derece hak ediyoruz? Ülkede birlik kalmamış, dinî cemaatler cirit atıyor, ülke tarikat çöplüğüne dönmüş, bölücüler devleti tehdit ediyor, din ve devlet başta olmak üzere her tür kavram kişisel çıkarlar için sömürülüyor. Toplumsal hayat böyleyken ülkenin ekonomisi IMF'ye, iç-dış siyaseti ABD'ye ve AB'ye endekslenmiş, gıdası bile tohumlar aracılığıyla İsrail'e endekslenmiş, bağımsız hiçbir şeyi kalmamış, ülke resmen adı bağımsız olsa da kendisi bağımlı olmuş. Böyle bir ortam ile nasıl kutlayabiliriz Cumhuriyet'i? 

"Kanımca her geçen gün onun üzerine düşünerek, tartışarak demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin ne demek olduğunu daha iyi anlıyoruz." demiş İpek Aral Kişioğlu, Kaynağım İnsan sitesinde. Ben İpek Hanım gibi iyimser olamayacağım, eğer anlasaydık bu hâlde olmazdık, eğer anlasaydık elimizden böyle kayıp gitmezdi Cumhuriyetimiz, tam tersi daha sıkı bağlanırdık.

 
Kabul etmemiz gerekir ki bu sene biraz buruk kutluyoruz Cumhuriyet Bayramı'nı. Sebepleri malum, özellikle son dönemdeki asker, polis, sivil onlarca şehit ve Van'daki deprem faciası... Sebeplerin her biri acı, her biri kötü ama hiçbiri Cumhuriyet Bayramı törenlerini iptal etmek için geçerli değil, tam tersine birbirimize daha da fazla sarılmamız için bir sebeptir.

Bu sene deprem bahane edilerek törenler iptal edildi ama ortada şöyle bir ilginç durum var: Şehitler olunca, deprem olunca diziler devam ediyor, Acun program yapıyor, konserler, maçlar, eğlenceler devam ediyor ama her ne hikmetse Cumhuriyet Bayramı törenleri iptal ediliyor! Böyle bir durumda da bayramı kutlamak isteyenlerin yaptığı törenler, yürüyüşler, Zaytung'da "korsan gösteriler" olarak tiye alınıyor ama maalesef de bu konuma düşüyor. İşin ilginç bir diğer noktası ise özellikle deprem nedeniyle törenleri iptal ettiren "devlet büyüklerimiz" kendi özel eğlencelerine devam ediyor, eş-dostlarının düğünlerine gidiyor, çeşitli resepsiyonlara katılıyor, ki bunlardan birisi de 2 gün önceki Hürriyet Daily News Gazetesi'nin 50. Yıl Resepsiyonu idi.

Artık kimse yutmuyor bu "deprem oldu, acımız var, o yüzden tören yapamayız" laflarını. Bunun adı düpedüz yasaktır. 1937 yılında, ağır hastalığına ve doktorların karşı ısrarına rağmen "halkın morali bozulur, kutlamalar olacak ve ben gideceğim" derken Atatürk, biz bu törenleri iptal ediyoruz. Hadi onu geçtim, hangi ülke ulusal günlerini ve kutlamalarını bu gibi sebeplerden dolayı iptal ediyor?.. Bu  iptal konusunu TKP çok güzel açıklamış: "Siyasî iktidar, "Cumhuriyet'i bitirdik" kutlaması düzenlemekten çekinmiştir." Bu konuda aslında yazacak çok şey var ama İstanbul'un Bitleri blogu çok güzel açıklamış konuyu, katılmamak elde değil:

ABD'de Özgülük Anıtı'nın 125. yılının kutlandığı bir dünyada, varlıklarını borçlu oldukları Cumhuriyet'ten rahatsız olan ve o Cumhuriyet'i kuranlardan nefret edenlerin yönettiği bir ülkede yaşıyoruz maalesef!

İki yıl önce Cumhuriyet Bayramı törenlerine, provokatör oldukları gerekçesiyle "Atatürkçü Düşünce Derneği"nin alınmaması ilk adımdı!

Demokrasiyi, hedeflerine giderken araç olarak kullananların son hamlesidir bu!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Kelimeler Düğümleniyor Boğazımda

Ülke olarak, halk olarak çok zor zamanlardan geçiyoruz. Ne desem, ne yazsam bilemiyorum. Aşağı yukarı son 2 haftadır ülke olarak gündemden gündeme geçiyoruz. Daha 2 hafta önce gündem Deniz Feneri ve Beşir Atalay bağlantısı idi. Arkasından ÖTV zamları geldi. Tam onu konuşurken 24 şehitle beynimizden vurulmuşa döndük. O hengamede Deniz Feneri sanıkları serbest bırakıldı, nice başka şeyler de şehitlere kilitlenmişken yapılıverdi. Bunlar yetmemiş gibi de Van 7.2 ile sarsıldı dün (23 Ekim 2011) saat 13.41'de. 

Eğer Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız olaylar çok hızlı gelişir. Sabah olmuş bir olay akşama eski bir olay gibi gelebilir, bir gün öncesinde olmuş bir olay, bir gün sonrasında sanki üzerinden 1 yıl geçmiş gibi tarihî bir hâl alabilir.

Daha önceden yazdığım bir yazıda aynen böyle yazmıştım. Yukarıdaki paragrafta yer alan, sadece son 2 haftada yaşadığımız olaylar bunu göstermiyor mu? Her bir olay, her bir gündem maddesi, hakkında ayrı ayrı  ve uzun uzun konuşulacak, yazılacak konular. Yine Türkiye gibi gündemin hızlı değiştiği, yeni gündem maddesinde eskisinin hemen unutulduğu bir ortamda, yukarıdaki gündemlerden hangisini yazmaya niyetlendiysem hep bir sonraki olay meydana geldi, yazının konusu da gündemle birlikte değişmek zorunda kaldı. Bu vesileyle, son gündem olan deprem faciası ile başlayıp yukarıda bahsettiğim konularda geriye doğru gitmeyi düşünüyorum.

23.10.2011 - 13.41 - Van 7.2

Çok değil, daha 5 gün önce (19 Ekim) büyük bir facia yaşamıştık, Hakkari'de 24 şehit verilmişti. Ondan bir gün önce ise Bitlis Güroymak'ta 8 şehit vardı. (Sonradan yaralıların da vefat etmesiyle sayı 10'a çıktı.) Gündem, şehitlerdi, terördü, askerdi. Konuyla ilgili şeylerdi ama sanırım bu facialar yetmemiş olacak ki daha büyük bir facia meydana geldi: Deprem!



Deprem konusunda ne yazsam, ne söylesem faydasız. Şunu baştan belirteyim, deprem konusunda akademik / bilimsel bilgilere sahip değilim, onun da ötesinde büyük bir deprem yaşamadım. (1999 Gölcük ve Düzce depremlerinde Almanya'daydım.) O yüzden, dikkat ederek yazmaya çalışacağım... Yine şunu da belirtmeyi uygun görüyorum: Hayatımda Van'a gitmedim hiç, yani şehir olarak Van'ın bende ve ailemde öyle özel bir yeri yok. Sadece, öğretmen olan eski ev arkadaşım askerlik görevini "öğretmen asker" olarak Van'da yaptı, üniversitede lisans eğitimim sırasında da Vanlı olan 2 arkadaşım vardı. Hepsi bu...


Daha dün sabah yani deprem sabahı Radikal Gazetesi, Van'ı ve Van Gölü'nü "Asıl afet devletmiş" başlığıyla manşete taşımıştı. "Afet, devleti vurmaz" başlığıyla verdiği haberde aynen şöyle diyordu: "Van Gölü kıyısındaki 6 mahalle 'sular yükseliyor' diyerek afet bölgesi ilan edildi. Vatandaş taşındı. Ardından buralara kamu binaları yapıldı." Kaderin cilvesi mi desek bilmiyorum, bu haberi gördüğüm ve okuduğum dakikalarda deprem oldu Van'da.

Haber internete bomba gibi düştü ve dün öğle vakitlerinden itibaren tek gündem, konuşulan, tartışılan tek şey deprem... 2 paragraf üstte belirttiğim gibi deprem konusunun bilimselliğine girmeyeceğim ama "benim de diyeceklerim var" babında bir şeyler ifade etmeye çalışacağım...

Yardım

Önce yardım konusuna girelim. Yardımlarınızı şu şekilde yapabilirsiniz:

  • 2868'e boş mesaj göndererek (Kızılay - 5 TL) 
  • AKUT yazıp 2930'a göndererek (AKUT - 5 TL)

    Hiçbir şey yap(a)masanız da mesajlar ile maddî yardım yapabilirsiniz. Burada şu uyarıyı yapmak gerekiyor; maddî yardımlarınızı sadece Kızılay ve AKUT ile yapın, onun dışında kimseye / hiçbir kuruma bulaşmayın, onların dışında hiçbir kurumla para göndermeyin. Sahtekârlara, sömürücülere karşı uyanık olalım. Bu konuda, dünden beri çok güzel bir hareket ve AKUT ve Kızılay dışında kimseyle para gönderilmemesi konusunda güzel bir kampanya var... İlerleyen gün ve haftalarda, çeşitli kişi ve kuruluşlar, bu depremi fırsat bilerek yardım adı altında para toplayacaktır, camilerde para toplanacaktır. Aman diyorum, bilmediğimiz, güvenmediğimiz, yerine ulaştıracağı konusunda emin olmadığımız kişi ve kurumlar aracılığıyla para yardımında bulunmayalım, AKUT ve Kızılay'dan şaşmayalım.


    Yardım demişken, AKUT ve Kızılay ilk andan itibaren güzel bir şekilde çalışıyor, halk da yardım ediyor. Ancak konu Somali, Libya, Filistin, vs. olunca harekete geçen kişi ve kuruluşlar, konu ülkemiz ve halkımız olunca her zamanki gibi sessiz, hiçbirinin sesi çıkmıyor, çıkmadı şu ana kadar. Neredeler acaba? Adlarını anmak istemediğim derneklerin kimisi bu depremi halen görmedi, kimisi de sessiz ve cılız bir şekilde bu faciaya yer veriyor. Bu şekilde, yardımseverlikleri, vatanseverlikleri ve samimiyetleri de sınanmış oluyor!

    Para yardımları dışında malzeme yardımı da yapabilirsiniz. Bu konuda yine güvendiğiniz kişi ve kurumlar ile yollayın eşyalarınızı ve "güvenilirse" yerel yönetimleriniz aracılığıyla yapın. Van Depremi ile ilgili kurulan http://vandepremi.com/ sitesinde ihtiyaç duyulan malzemeler ile il il yardımların toplanma merkezi belirtilmiş. Malzeme yardımında, paketin üzerine, içinde ne olduğunu yazdığınız takdirde tasnifi ve dağıtımı hızlanacaktır. Malzeme yardımını 2 şekilde yapabilirsiniz:

    • http://vandepremi.com/ sitesindeki toplama merkezleri ile (yerel yönetimler). 
    • Bireysel olarak... Bunun için, kargo şirketleri (Yurtiçi, MNG, PTT, Sürat, Aras Kargo) veya Van'a giden otobüs şirketleri (Bitlis Taç, Van Gölü, Best Van, Van Gölü Turizm) ile yardımlarınızı ücretsiz olarak gönderebilirsiniz. Bunun için gerekli adres: Van Merkez Belediye Garajı Kriz Masası.

      Deprem ve Türkiye

      Türkiye olarak deprem kuşağında olan bir ülke olduğumuzu hiçbir zaman unutmamalıyız. Unutmamalıyız ama maalesef hep olunca aklımıza geliyor deprem ve depremden sonra gene kulağımızın üstüne yatıyoruz, ki ancak bir sonraki depremde uyanıyoruz yeniden. Bu maalesef ülkemizin deprem gerçeği ve bir gerçek daha var ki şimdi, bilgili-bilgisiz herkes deprem uzmanı, deprem yorumcusu kesilir. Tabiî bir de bu depremin magazin kısmı olacak maalesef.


      17 Ağustos 1999 depremine dair söylenen bir söz vardı "7.4 yetmedi  mi?" diye. (Yeni Asya Gazetesi'nin "İlahi İkaz" karikatürü ile benzer yorum bu deprem için de yapıldı.) Her ne kadar o sözü söyleyenler ile benim söylemem arasındaki sebepler farklı olsa da ben de aynı şeyi söylüyorum: "7.4 yetmedi mi?" Hatta ekliyorum: "7.2 de mi yetmedi?" Deprem için ne zaman önlem alacağız, deprem gerçeğini ne zaman öğreneceğiz? Ne zaman düzgün binalar yapacağız, ne zaman halk olarak deprem konusunda bilgi sahibi olacağız? Tamam, depremi önleyemeyiz ama sonuçları için ne zaman "neden?" diye soracağız? Japonya aynı şiddette ve hatta daha şiddetli depremlerde yay gibi sallanıyor ama maaşallah adamlarda hiçbir şey olmuyor. Ne doğru dürüst bir bina hasarı ne de doğru düzgün bir can kaybı. Halbuki bizde biraz şiddetli bir depremde her yer dümdüz oluyor, ki bu sadece Van için değil İstanbul, İzmir dahil her ilimiz için geçerli. Maalesef hiçbir ilimiz depreme tam olarak hazır değil, herhangi bir ilde yaşanacak bir deprem benzer facialara yol açacaktır. Ölü sayısından bahsetmiyorum bile. Bu 7.2'lik depremde bile (yüzeye yakın olduğu için hissedilen 9) şu anda ölü sayısı 300'e yaklaştı (an itibariyle 279 ve bunların 22'si öğretmen) ve 1000'i bulması ve hatta geçmesi bekleniyor, ek olarak da binlerce yaralı. Bu konuda, depremin gündüz olması ile avunmaya çalışıyoruz.

      Devam ediyorum sorularıma... Kaçımız deprem anında ne yapılacağını biliyoruz ve yine kaçımız enkaz altında kaldığımız anda ne yapacağımızı biliyoruz? Kaçımız enkaz kaldırma ve kurtarma faaliyetlerini, ilk yardımı biliyor? Ne zaman bu ülkede okullara "doğal afetler ve ilk yardım" dersi (sadece deprem değil) konulacak? (Bu ders hem doğal afetleri ve hem de sadece afetler için değil genelde ilk yardım konusunu içermeli. Ek olarak sınıflardan bağımsız olarak, ilkokuldan itibaren lise bitene kadar her sene konmalı.)

      Depremlerin sonucu için herkeste suç var. Uğraşmak istemeyen ve "Benim belediyede adamım var." diyerek torpil arayan ev sahipleri ve müteahhitlerde, işini düzgün yapmayıp 3 kuruşluk rüşvete tav olup "olur" veren görevlilerde, ev alırken gerek binanın zeminin nasıl olduğunu ve gerekse de binanın depreme dayanıklılığını araştırmayan insanlarda ve de bu konularda hiçbir şey yapmayan devlette suç var. Hükümetin gayrıresmî müteahhidi Ali Ağaoğlu "zamanında inşaatları deniz kumundan yapardık" açıklamasını yapıyor ama ilginçtir devlet de halk da hiçbir şey yapmıyor:

      "Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır."

      Ortada bir itiraf var. Bir mütehhit yaptığı binaları, nasıl zengin olduğunu ve vurdumduymazlığı itiraf ediyor bu açıklamayla. Buna rağmen bir tepki, hakkında bir işlem yok, tam tersine inşaatlarına devam ediyor, ilgi görüyor. Bu açıklama ve vurdumduymazlıktan sonra kimse kalkıp da şu kadar kişi öldü, şu kadar kişi yaralandı diye gözyaşı dökmesin.

      Bu devlet Libya'ya 300 milyon dolar gönderiyor, halbuki bu para ile bu ülkede çok şey yapılabilir. (Sonra da açığı, zamlarla halktan karşılıyorlar.) En azından bu depremle ilgili bir şey yapılabilir. Devlet ve yardım demişken bugün Başbakanlık, kendisine bağlı olan Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) aracılığıyla yardım kampanyası başlatıyor. Bu vesileyle, devletliğini yapmayıp hantal davranarak vatandaştan yardım toplayan bir devlet oluyor.

      Devlet demişken oradan devam edelim. Şu ana kadar birçok ülke Van'daki deprem için arıyor, geçmiş olsun dileklerini iletiyor, yardım teklif ediyor. Bu konuda ilk arayan ve yardım teklif eden ülke, zorla düşman olmaya çalıştığımız İsrail oldu. Ardından da ekonomisi çökmüş Yunanistan oldu. İlginçtir, ülke olarak çok önem verdiğimiz Filistin'den, Libya'dan yani genel olarak Araplardan ses yok. Ancak bu konuda ilginç gelişmeler de oluyor, Başbakanlık olarak yardım kampanyası başlatarak halktan yardım toplayan, talep eden devlet, "güçlü görünmek için" İsrail, İspanya, Almanya başta olmak üzere yardım teklif eden ülkelerin tekliflerini reddediyor. Gel de çık işin içinden! Bunun mantığını anlamaya çalışıyorum ama bulamıyorum! Neyse ki kardeş ülkeler Azerbaycan ve Pakistan yardım teklif etmeden doğrudan gelip çalışmalara başladılar. İyi ki teklif etmediler yoksa onlar da reddedilirdi.


      Devlet kanalından devam edelim yine... Bu devlet, 17 Ağustos 1999'daki depremin ardından bir vergi koydu: Kamuoyunda "Deprem Vergisi" diye bilinen ancak daha sonra kapsamı da genişletilerek yasalaşan Özel İşlem Vergisi ve Faiz Vergisi. (Lady İmam'ın blogunda bu vergi ile ilgili güzel ve açıklayıcı bir yazı var.) Geçici ve hatta bir seferliğine çıkartılmıştı bu vergi ama geçici değil kalıcı oldu, kemikleşti. İşte bu verginin ya da kesintilerin bugün 30 milyar TL'yi (hatta bazı iddialara göre 40 milyar TL'yi) aştığı söyleniyor. İşte tam da bu noktada şu soruları sormak farz oluyor: Nerede bu paralar, bu paralara ne oldu ve neden şimdi deprem bölgesinde kullanılmıyor? Lady İmam'ın sorduğu gibi bu paralar harcandı mı ve nereye harcandı?

      Depremin Gösterdikleri

      İktidar partisi AKP'nin Vanlı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik Van'daki çalışmaları konusunda Kızılay için "sınıfta kaldı" yorumunu yapıyor. Somali konulu yazımda da belirttiğim gibi Kızılay konusunda ortada bir şeyler dönüyor, ortada bir yolsuzluk var. Kızılay Başkanı Tekin Küçükali, Somali kampanyaları başlarken istifa ediyor. Deprem gerçeği ve Kızılay'ın durumu gösterdi ki yardım kuruluşları nemalanılacak, siyasî otorite kurulacak yerler değil. Bakın ihtiyaç hâlinde bir şey yapılamıyor.

      Depremin gösterdiği başka şeyler de var. Yukarıda belirttiğim gibi okullara "doğal afetler ve ilk yardım" dersleri konulmalı, afetler için güçlü, donanımlı, bilgili ekipler yetiştirilmeli, var olanların da sayısı artırılmalı. Bugün ülkede boş olan her yere mantar gibi yeni binalar dikiliyor, ki bu binaların, dairelerin sayısı ihtiyaçtan fazla. Plansız-programsız bir yapılaşma bu. Bu konuda bilinçli, planlı-programlı bir politika güdülmeli, eski ve dayanıksız-çürük binalar güçlendirilmeli ya da yıkılmalı. Kanal İstanbul gibi ucube projelerden vazgeçilmeli.


      Son olarak belirtmek istediğim bazı hususlar var... Yukarıda belirttiğim gibi konu Filistin, Somali, Libya yani Araplar söz konusu olunca sesleri çıkan, yardımlara koşanlar şu anda ortalıkta yoklar. Her zaman belirttiğimiz gibi bu ülkenin insanlarının 1 Filistinli kadar değeri olmadığı anlaşıldı.

      Halk yardım ediyor, edecektir ama aynı şeyi iktidar mensuplarından ve yandaşlarından da bekliyoruz. Örneğin o camiadaki kadınlar artık birkaç bin dolarlık çantalar, yüzükler takıyor, camia mensupları ve yandaş işadamları her fırsatta zenginliklerini vurguluyorlar. Onlar neden ortalıkta yoklar? Yandaş ve yalaka şarkıcı, oyuncu, sunucu, vs. ekibe ise hiç girmiyorum bile! Şimdi saklandılar ama bir süre sonra yine piyasaya çıkacaklardır.

      En son olarak... İnternette ırkçılığa, faşistliğe varan yorumlar yapılıyor depreme dair. Bu tür şeylerden kaçınalım. Siyaseti sonra yine yaparız. Her zaman bu ülkenin her insanının da her şehrinin de aynı olduğunu söylüyoruz. Şimdi bunu göstermemiz gerek... Irkçı, faşist yorumları yapanlar ancak bir avuç insan. Şu anda ülkenin her yerinden Van'a yardım yağıyor, halk kenetlenmiş durumda. Bu halk kenetlendiğini , bilik olduğunu, bir olduğunu gösterdi yine. İşte bu vesileyle, teröre ve bu ülkeyi bölmek isteyenlere en güzel cevap veriliyor...

      Not:  Depremle ilgili olarak Google "Kişi Bulucu" adında çok güzel bir uygulamayı devreye soktu.

      Not 2: Depremin ardından Van'daki hapishaneden 150 kişi firar etti ancak bunların 50'si, ailelerinin durumunu gördükten sonra geri döndü. Komedi filmlerini aratmayacak bu olay, deprem konusunda yüzümüzü biraz gülümsetti.

      Not 3: Depremin ardından bölgeye ilk elini uzatan kurum, her fırsatta yıpratılmaya çalışılan TSK oldu. Bir taraftan Kuzey Irak'ta operasyon yapan ve PKK ile mücadele eden TSK, diğer bir taraftan da Van'da depremzedelere yardım elini uzatıyor.

      15 Ekim 2011 Cumartesi

      Kapitalizm İşte Budur!!!

      Geçen sene yayınlanan bir reklam vardı, bu sene aynı reklamın tekrar yayına girdiğini gördüm ve bugün o reklamı yazmak istedim. Bahsettiğim reklam da şu: Renault Megane Sport Tourer.

      Reklama konu olan marka ve üründen bahsetmeyeceğim. Konu da zaten o değil, konu verilen mesajda. Ne diyor reklamda? "İhtiyacım yok ama istiyorum!" Hah, işte kapitalist sistemin insanlara aşıladığı nokta bu; "İhtiyacının olup olmaması önemli değil, sen al" ya da "İhtiyacın olmasa da al!" Kapitalizm bunu diyor ve buna dayanak olarak da insanın fıtratında yer aldığını iddia ettiği "doyumsuzluk" kavramını kullanıyor. Maalesef haksız ve başarısız olduğunu söyleyemiyoruz zira hemen hemen hepimizin evinde "bir gün lazım olur" ya da "fazladan bulunsun" dediğimiz ama neredeyse hiç kullanmadığımız ya da çok az kullandığımız nice eşya var, giysi var. İsraf bunlar!!!

      Bu reklamda da onu diyor, "İhtiyacın yok ama sen gene de al!" ve "Her şeyin bir nedeni olması gerekmez." diye de ekliyor. Binmişsin, binmemişsin ya da depoyu doldurmuşsun filan hiç önemli değil, önemli olan mal satılsın, çok satılsın ve kapitalist çark dönsün, kapitalizm işlesin, kapitalizm kazansın...



      Not: Yukarıda görüldüğü gibi reklamın Türk ve yabancı versiyonu var. Zaten yerli versiyon da yabancının uyarlaması... Bir Fransız markasının İngilizce reklam çektiğini ve Türkiye'de de kendine özgü yeniden çekildiğini (dublaj değil) düşünürsek, bu reklamın aynı senaryoyla birden fazla ülkede, her ülkenin kendine uygun yapısı içinde çekildiğini düşünüyorum.

      Not 2: Reklamın yabancı versiyonunda satıcı, arabayı isteyen adama karşı şöyle bir ifade kullanıyor: "You met a girl on the internet and she has 2 kids and a big dog." (İnternetten bir kadınla tanıştınız ve onun 2 çocuğu ve büyük bir köpeği var.) Sanırım bu ifade yerli versiyonunda uygun görülmemiş olacak ki satıcı, "2 küçük yeğeniniz var ve bütün oyuncaklarını toplayıp her yaz size geliyorlar." diyor.

      10 Ekim 2011 Pazartesi

      Yıldırım Demirören: Beşiktaşlıları Utandıran Adam!!!

      Yıldırım Demirören... Beşiktaş taraftarıyla, camiasıyla bir türlü yıldızı barışmayan Beşiktaş'ın başkanı. Nedenlerine gelince, saymakla bitmez. Şu bir gerçek ki Yıldırım Demirören (YD) ismini duyup da hakkında olumlu konuşan Beşiktaşlı sayısı azdır, giderek de azalmaktadır...


      Şimdi bu konuda en başa gidelim... Serdar Bilgili, 1992 yılında Süleyman Seba yönetimindeki Beşiktaş Yönetim Kurulu'na seçildi ve böylece onun Beşiktaş'taki yöneticilik görevi başladı. 1992-98 yılları arasında Beşiktaş Yönetim Kurulu'nda görev yapan Bilgili, 2000 yılındaki başkanlık seçimini kazanarak kulübe başkan oldu. Daha önce kulüpte 6 sene gibi bir süre çeşitli görevlerde yöneticilik yapan Bilgili, başkanlığının ilk döneminde (2 yıl) pek fazla bir başarı gösteremedi. Buna rağmen 2002'deki seçimlerde oyların yarısından fazlasını alarak yeniden başkan seçildi. 2. dönemi gösterdi ki aslında başkanlığının ilk dönemi, başkanlık görevi açısından bir acemilik, bir altyapı dönemiydi, zira 2. dönemi çok farklı bir tablo içeriyordu. İlk dönemindeki başarısızlıklarından ders çıkaran, yanlışlarını gören ve de acemiliğini üstünden atan Serdar Bilgili iyi işler çıkartıyordu, üstelik bu dönemin Beşiktaş'ın 100. yılına denk gelmesi ise ayrı bir olaydı. Bu dönemde, öyle bir takım, öyle bir sistem kurulmuştur ki çeşitli branşlarda başarılı olmuştur Beşiktaş. Futbol takımına baktığımızda ise tüm sezon boyunca tek yenilgi alarak şampiyon olmuş, ertesi sezon ise ilk yarıyı kayıpsız atlatmıştır, ki bu 51 maçta 1 yenilgi anlamına geliyordu. 100. yıldaki (2002-2003 sezonu) güzel, etkili ve başarılı futbol uzun sürmedi, süremedi maalesef. 101. yılın ilk yarı sonunda en yakın rakibi Fenerbahçe'nin 11 puan önündeydi (Fenerbahçe'nin 1 maçı eksikti çünkü Çaykur Rizespor maçında çift sarıdan kırmızı çıkmayınca kural ihlalinden maç iptal olmuş ve 2. yarının başında yeniden oynatılmasına karar verilmişti), Avrupa'da da çeyrek finalin kapısından dönmüştü Beşiktaş ama operasyon uzakta değildi. Maraton programında Şansal Büyüka ve Erman Toroğlu "Beşiktaş'ın önünü kesmek gerek, yoksa bu ligin tadı kalmaz. Kimse sonucu belli olan ligi izlemez ve bu gidişle hepimiz aç kalacağız." türünde, görünürde espili ama gerçekçi yorumlar yapmıştı... 25 Ocak 2004'te İnönü'de oynanan, 2. yarının ilk maçı olan Beşiktaş-Samsunpor maçıyla operasyon başlamıştı. Bu maçta Cem Papila 5 kırmızı kart göstermiş ve Beşiktaş hükmen yenik sayılmıştı. Operasyon lig sonuna kadar devam etti. O maça kadar geride kalan 51 maçta 1 yenilgi alan takım, sonraki 17 maçta doğru dürüst, hele hele neredeyse 2 maç üst üste galibiyet alamıyordu. Sonuçta Fenerbahçe 11 puan geriden geldi ve açık farkla şampiyon oldu. Herkes Beşiktaş'ın olumsuz durumunu Samsunpor maçındaki 5 kırmızıya bağlıyordu ama bir operasyon olduğu gözümüzün içine sokarcasına ortadaydı...

      YD'ye gelirsek... YD'nin o dönemdeki durumu ve yaptıkları da dikkate değerdir. Serdar Bilgili yönetimindeki kulüpte Futbol Şube Sorumluluğu görevinde bulunan ve 100. yıldaki şampiyon ekipte yer alan YD, 11 Kasım 2003 günlü açıklamasında istifayı düşünmediğini ve başkan Serdar Bilgili'ye bağlılığını bildirirken, 13 Kasım 2003 günü ise başkanlık için önünü açmak üzere (Tesisler Komitesi Başkanlığı ve Futbol Komitesi Üyeliği görevlerini yürüten yönetici ve aynı zamanda eniştesi olan (kız kardeşinin kocası) Kıvanç Oktay ile birlikte) istifasını sunmaktadır. Bu dikkate değerdir çünkü operasyon saha içinden önce kulüp içinde başlamış ve bunun için de YD seçilmiştir. Kulüp için 24 Nisan 2004 tarihi önemlidir zira o günkü Fenerbahçe maçında Beşiktaş tribünlerinden Başkan Serdar Bilgili'ye ve özellikle de kızına organize bir şekilde küfredilmiştir. Küfredenler de öyle sıradan insanlar değildir, localardan, kombine alanlardan ve VIP'ten küfür gelmiştir başkana ve kızına. Bu küfürlerin ise YD tarafından organize edildiği ve YD tarafından küfür ettirildiği iddiaları mevcuttur. Başkan Bilgili istifa kararı almış, bununla birlikte teknik direktör Lucescu da ayrılık kararı almıştır. Yaprak dökümü gerçekleşmekte, istifalar birer ikişer gelmekte, operasyon işlemektedir. (Türkiye benzer bir durumu daha önce, 2002'de, siyaset arenasında yaşamış ve o dönem iktidardaki DSP'den başını İsmail Cem'in çektiğ ekip istifa etmiş ve istifalar sonucu parti dağılmıştır. Her ne kadar parti halen varlığını devam ettirse de o gün, o dönem siyaseten rahmetli olmuştur.) 


      Beşiktaş'ın onurlu, dürüst, temiz ve başarılı başkanı Serdar Bilgili ve yönetimi istifa etmiştir. Başta Divan Kurulu Başkanı Şeref Nasır olmak üzere Divan Kurulu üyeleri ve Beşiktaşlılar Serdar Bilgili'nin kulübün başından gitmemesini istediler ama olmadı. Seçim kararı alındı. Tarihler 6 Mayıs 2004'ü gösterirken bir isim başkanlığa adaylığını koydu. Sürpriz olmayacağı üzere bu isim: Yıldırım Demirören. 30 Mayıs 2004 tarihindeki seçimde Fikret Orman'ın 162 oy önünde seçimi kazanarak başkan seçilmiştir. (YD: 3272, Fikret Orman: 3110, Erol Kaynar: 218, Affan Keçeci: 210) Kulübün 32. başkanı olan YD ve asbaşkan olacak olan eniştesi Kıvanç Oktay 30 Mayıs 2004 tarihinde başa geçmiştir. Belki o dönem, 100. yıldaki şampiyonluğun ve o ekipte bulunmalarının hatırına Beşiktaşlılarca olumlu karşılandı YD'nin başkanlığı ancak ilerleyen süreçte bu olumlu durum yerini olumsuzluğa, pişmanlığa, üzüntüye, kızgınlığa ve hatta nefrete bıraktı.

      YD'nin Başkanlık Serüveni

      Yukarıdaki giriş kısmını uzun ve belki de gereksiz bulanlar olacaktır ama Beşiktaş'la ve YD ile ilgili bazı gerçekleri hatırlatmak ve yazının geri kalanının da altyapısını oluşturmak için koydum. Neyse... 2004'te YD'nin başkan olmasıyla adeta tamamlandı operasyon. YD'nin başkanlığı sonrası nedense hiç gündeme gelmedi, araştırılmadı 2003-2004 sezonunda yapılan operasyon, Beşiktaş'ın şampiyonluğunun elden gitmesi. Ancak sorumlusunun başta olduğu düşünülünce bunun neden yapılmadığı da anlaşılıyor. İlginçtir, baş sorumlu YD 29 Mart 2005'te, TBMM Araştırma Komisyonu'na bilgi veriyor ve "kaçan şampiyonluğun araştırılmasını" istiyor. İstiyor istemesine ama ne kendisi kılını kıpırdatıyor bu konuda ne araştırma yapıp peşine düşüyor ne de komisyonu zorluyor. Futbol terimiyle tribünlere oynuyor. Yine bu dönemde ilginç bir şekilde, 18 Kasım 2005'te istifa edeceğini ve başkanlığını bırakacağını açıklayan YD, aynen Serdar Bilgili döneminde yaptığı gibi çark ederek, sadece 2 gün sonra, 20 Kasım 2005'te vazgeçtiğini ve Ocak 2007'ye kadar kalmaya karar verdiğini açıkladı.


      Serdar Bilgili'nin saat gibi işleyen kaliteli ekibi yavaş yavaş bozuldu. Üstüne üstlük "parayla saadet" olacağını düşünen ve "neyse parası veririz" mantığıyla hareket eden bir ekip ve anlayış oluştu Beşiktaş'ta. Hesapsız ve isabetsiz yapılan transferler, kontrolsüz harcanan paralar, gereğinden fazla ödenen transfer ücretleri ve tazminatlar damgasını vurdu. Mesela bir türlü istikrarı yakalayamayan ve istenen başarıyı sağlayaman Jean Tigana'nın tazminatı yüzünden gönderilememesi, CAS'ın verdiği Vicente Del Bosque ve yardımcılarına tazminat ödenmesi kararını örnek verebiliriz. Transferde ise düşüncesizce ve gereksizce yapılan transferleri örnek verebiliriz. Ancak bu transferler içinde birisi var ki ona değinmeden edemeyiz: Tabata transferi. Tabata'yı 8 milyon Euro'ya Gaziantepsor'dan transfer etti ve şu ana kadarki en pahalı transfer konumunda. Bu transfer haklı olarak çok eleştirildi ve sonuç ortada! Tabata şu anda Beşiktaş'ta yok...

      YD, Beşiktaşlılarca "ne zaman gidecek" diye gözünün içine bakılan bir isim. Kulübün karanlık ismi Sinan Engin varken gitmesi gereken kişi sayısı 2 olarak görülüyordu, o istifa edince "kaldı 1" denildi.  Mustafa Denizli geldi bu sayı 2'ye çıktı, o gitti tekrar 1'e düştü. Ne yazık ki bu sayı hiç 0 olmadı!


      Bir dönem eski Fenerbahçelileri toplayan YD'yi bugün "Guti, Quaresma gibi dünya yıldızlarını getiriyor" diye sevenler, övenler olabilir ama ortada kalıcı bir başarı olmadıktan sonra yıldızları getirmenin anlamı yok. Üstelik Metin, Ali, Feyyaz, Rıza, Recep, Mutlu gibi adamlar bulamadıktan, yetiştiremedikten sonra yıldızları getirmek ancak günü kurtarmak, tribünlere oynamak ve gereksiz transfer harcamalarına girmektir.

      Bugün kulübe baktığımızda, kulüp YD'nin elinde adeta Milangazspor'a dönmüş vaziyettedir. Kulübün 25 Eylül 2011'deki Divan Kurulu Toplantısı'nda yapılan açıklamaya göre 30 Haziran 2011 itibariyle toplam borç 357 milyon lira iken YD'ye olan borç 85 milyon liradır. Yani borcun 4'te 1'i YD'yedir, üstelik yeni transferler ve harcamalar yani 30 Haziran sonrası dahil değildir bu tabloya.

      Bugün YD Beşiktaş için "atsan atılmaz satsan satılmaz" bir duruma gelmiştir. Kulübün YD'ye olan borcu bu konuda en önemli etkendir. Bu konuyla ilgili olarak YD'nin 8 Ocak 2010 tarihli "Seçimi kaybedersem paramı alırım. Hele hele seçilen kişi kötü niyetliyse kongrenin ertesi günü alırım." şeklinde beyanatı da mevcuttur. Bu demektir ki kulüp tamamen YD'nin şahsına ve keyfine endeksli hâldedir. Buradaki "kötü niyet"ten kastın ne olduğu ise tamamen YD'nin kendi şahsî ve keyfî kanaatine bırakılmıştır.

      Şike Operasyonu

      Kuşkusuz, Türk Futbolu için 3 Temmuz 2011 tarihi önemli bir tarih çünkü bu tarihte şike operasyonu başlatılmıştır. Şunu kabul edelim ki operasyon özelde Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım endekslidir ama Beşiktaş da Serdal Adalı, Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş ile birlikte buna dahil edilmiştir. Bu konuda bazı şeylere ilerleyen yazılarda değinmeyi düşünüyorum. Bunun dışında, konuyla ilgili bazı hususlara bir önceki yazımda değindiğim için burada tekrar değinmeyip işin Beşiktaş kısmına değineceğim kısaca. 

      13 Temmuz 2011 günü Beşiktaş'tan Asbaşkan Serdal Adalı, Teknik direktör Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyespor'dan futbolcular İbrahim Akın ve İskender Alın tutuklandı. Bu tutuklamanın gerekçesi ise 2010-2011 sezonu Türkiye Kupası finalinde yapılan şike olarak ifade edildi. Bu durumun ortaya çıkmasıyla birlikte Beşiktaş taraftarı adeta organize olmuş bir şekilde "eğer böyle bir şey varsa biz bu kupayı istemiyoruz", "eğer şike varsa, pislik varsa bizi düşürün" şeklinde YD'nin vurguladığı ama bir türlü gösteremediği "Beşiktaşlı duruşu"nu gösteriyordu. Çok açık ve net olarak Beşiktaşlılar bunu sahiplenmiyor ve eğer pislik varsa kupanın iadesini ve hatta bir alt lige düşürülmeyi istiyorlardı. Fenerbahçelilerin "ligin marka değeri", "Fenerbahçe'nin önemi" gibi yaklaşımlarına karşın Beşiktaşlıların bu duruşu çok dikkat çekti ve takdir topladı. Öyle ki, Beşiktaşlı olmayanlar bile çok takdir ettiklerini ve "Beşiktaşlı duruşu dedikleri sanırım bu." şeklinde yorumlarını beyan ediyordu. Bu durum daha sonra Çarşı'nın meşhur manifestosuna yansıdı ve ardından da gelen tepki ve talepler üzerine YD, "aklanana kadar" 2010-2011 Türkiye Kupası'nı federasyona iade etti.


      YD'nin kupayı iadesinin getirdiği bazı hususlar ya da soru işaretleri var, bunu belirtmem gerek. YD burada Beşiktaşlıların sesine kulak vererek kupayı iade etmiştir. Tabiî burada şunları sormak gerek:

      1- YD'nin kupayı iadesi gerçekten takdir edilecek, örnek alınacak bir davranış mıdır?
      2- YD'nin kupayı iadesi kuşkusuz alkışlanacak bir husustur ancak kupayı iadesine rağmen getirisi olan UEFA'ya katılmıştır. Bu sebeple, kupayı iadesi tribünlere oynanan bir oyun mudur, bir dalavere midir, ucuz kahramanlık mıdır?
      3- Beşiktaş adına YD, kupayı iade ederken aynı operasyonda şaibeli olan Fenerbahçe, Beşiktaş'ın yaptığını yapmayarak 2010-2011 Türkiye Ligi Şampiyonluk Kupası'nı iade etmemiştir. Bu durumda, Fenerbahçe'nin kupayı iade etmediği bir durumda Beşiktaş'ın ve YD'nin kupayı iadesi, en hafif tabirle saflık mıdır?

      Bu soruları sormak gerekir. Kuşkusuz bunlardan saflık diyen de çıkacaktır, ucuz kahramanlık diyen de, takdir edilecek bir davranış diyen de. İlginçtir, kim ne derse desin, bu hususta herkes kendi açısından haklıdır.

      Şike operasyonunda ilerleyen süreçte YD'nin tutumu ve davranışları ilginçtir. Öncelikle şunu belirtmem gerekir, teknik direktörü, yöneticisi, vs. şikeye, şaibeye karışıyorsa ya da en azından bu konuda iddialar varsa, en azından kulüp başkanı olarak YD'nin de ifadesi alınmalıydı, ancak ilginçtir bu aşamada hiçbir şekilde YD'nin ifadesine başvurulmamıştır. YD, bu süreçte içerideki Beşiktaşlıları savunacağı yerde onları dışlamış, TFF'ye, TFF'nin gizli patronu Digiturk ve Lig TV'ye ve de mevcut siyasi iktidara yaranma ve hatta yalakalık yoluna gitmiştir. Bu hususta, kendisi ve Aziz Yıldırım'ın yerine başkan seçildiği Kulüpler Birliği'nin, yayıncı kuruluş Lig TV'nin açıkça isteği ve direktifi olan "play-off sistemini" savunması dikkate değerdir. (Lig TV, play-off maçlarını ayrı paket hâlinde satacağını açıklamıştır!) Beşiktaş Başkanlığı'nın yanı sıra artık Kulüpler Birliği Başkanlığı unvanları da bulunan YD'ye bu unvanlar yetmemiş olacak ki Digiturk'un fahri dekoder satış-pazarlama elemanlığı görevini ve unvanını da üstlenmiştir. Bu hususta, 24 Ağustos 2011 tarihinde yaptığı şu açıklama dikkate değerdir (Bu işin ayrıntılarını Noat Samisa çok güzel açıklamış. Okumanızı öneririm):

      ''...Futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş olan futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin de birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır; herkesin dekoder alarak kulübüne sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.''

      Yıldırım Demirören - 24 Ağustos 2011


      Siyasî İktidarla İlişkiler ve Bardağı Taşıran Son Damla: Taziye Mesajı

      Gelelim zurnanın zırt dediği, bu yazının yazılmasına ve başlığın atılmasına sebep olan kısma... Bu kısımda şunu belirtmeyi uygun görüyorum: Burada siyasî iktidar derken tabiî ki mevcut AKP iktidarını kast ediyorum. Eğer AKP iktidarı yerine başka bir iktidar ya da YD yerine başka bir başkan ve yönetim olsaydı gene de aynı şekilde eleştirilerimi belirtirdim...

      YD'nin siyasî iktidarla ilişkisi hiçbir zaman kötü olmamıştır, YD de hep iyi ve diri tutmak için çabalamıştır. Bunun sebebi Beşiktaş için stad projesi olduğu kadar YD'nin şahsî işleri ve iş dünyasındaki konumuyla da ilgilidir. YD bu hususta, sırf iktidara yaranmak ve iktidar ilişkileri için bir ara eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun oğlu Murat Aksu'yu yönetime almış ve ona 2. Başkanlık görevini vermiştir. Sonradan Murat Aksu ile anlaşamamışlar ve Murat Aksu ayrılmıştır, o ayrı konu...


      YD'nin yaptığı son hareket ise bardağı taşıran son nokta olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın annesinin vefatı dolayısıyla, Beşiktaş adına kulübün resmî sitesinden taziye mesajı taraflı tarafsız herkesin dikkatini çekmiş, "Demirören ne yapıyor" ve "yalakalığın bu kadarına da pes" dedirtmiştir:

      Kıymetli Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın annesi Tenzile Erdoğan'ın vefatı beni, ailemi ve camiamızı derinden üzmüştür.

      Türkiye Cumhuriyeti'nin muasır medeniyetler seviyesine yükselmesi hedefinde büyük işler başaran, son yılların en büyük ekonomik yükselişinin mimarı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı bizlere armağan eden, vefakâr annelerimizden Tenzile Erdoğan'a Allah'tan rahmet, Erdoğan ailesine ve yakınlarına başsağlığı dilerim.

      Yıldırım Demirören
      Beşiktaş JK Yönetim Kurulu Başkanı

      "Ne muasır medeniyeti, ne ekonomik yükselişi!" gibi konulara girmeyeceğim burada ama böyle bir taziye olmaz. "Taziye mesajı yayınlamasın mı, yayınlayamaz mı?" diye soran çıkabilir. Yayınlar, yayınlayabilir tabiî. Burada söz konusu olan yayınlaması değil, içeriği. Eğer normal bir taziye mesajı olsaydı, yani yalakalık kısımları olmasaydı kimse bir şey demezdi, diyemezdi. Ha eğer YD ille de böyle bir taziye yayınlamak istiyorsa bunu şahsı adına, ailesi adına, o da olmadı şirketi adına yayınlayabilirdi ama Beşiktaş adına kabul edilebilir değil bu. Beşiktaş YD'nin malı ya da çiftliği değil, kendi işleri ve keyfî işleri için kullanabileceği bir yer değil...  

      YD'nin taziyeden öte her şey içeren taziye mesajı çok tartışıldı ve haklı olarak da çok eleştirildi, eleştiriliyor sözlüklerde, forumlarda, bloglarda ve Beşiktaş sitelerinde. Herkes kendince fikrini, yorumunu, tepkisini belirtiyor, hatta "Ortadoğu'nun Sultanı gibi ifadeler yok" diye dalga geçiliyor ya da "8-0'lık Liverpool yenilgisi bile bu kadar utandırmamıştı." şeklinde yorumlar yapılıyor ama bu konuda Burası Kapalı Ailesi'nin, benim de altına imzamı atabileceğim, cevap niteliğinde bir mesajı var ki yayınlamadan geçemeyeceğim:

      Kıymetsiz Başkanımız Yıldırım Demirören yüzünden Beşiktaş ilkelerinin vefat etmesi, Burası Kapalı ailesini ve camiamızı derinden üzmüştür.

      Beşiktaş Kulübünün mahalli ruhunu görmezden gelerek camiayı vahşi kapitalizmin adeta esiri haline getiren, saçma sapan transferlere cebinden saçtığı milyon dolarla kulübü borç bağımlısı haline getiren, kulübümüzün ahlaki değerlerine tarihin en büyük çöküşünü yaşatan, şike ve teşvik primi cezaları hafiflesin diye Kulüpler Birliği Başkanı sıfatıyla Bakanlık kapılarını aşındıran, iktidarda olan bir siyasi lidere yaranmak için şahsi acı ve kayıplarını kullanmakta beis görmeyen ve bu sömürüye Beşiktaş resmi internet sitesini ve camiasını alet etmekten çekinmeyen Yıldırım Demirören sebebiyle hakkın rahmetine uğurladığımız koca çınar Beşiktaş asaletine, tarafsızlığına, dürüstlüğüne, kimsenin adamı olmama vasfına Allah’tan rahmet ve büyük Beşiktaş taraftarına başsağlığı dileriz.

      Saygılarımızla,

      BURASI KAPALI AİLESİ


      Burası Kapalı Ailesi'nin yayınladığı mesajın bir benzeri de Önce Beşiktaş tarafından yayınlandı hem resim (yukarıdaki) hem de yazılı olarak:

      Başkan yine abarttı!

      Başbakanımızın annesinin vefatı üzerine kulübümüzün resmi sitesinden başkanımız adına yayınlanan başsağlığı mesajı amacını aşıp siyasi propagandaya dönüşmesini hayretler içinde okuduk.

      Beşiktaş JK hiçbir siyasi düşünceye hizmet etmeyip her düşünce ve görüşe eşit mesafede olması gerekirken başkanımızın bunu hiçe saymasını kendini öne çıkarmasını tarihimize kara leke olarak yazdık.

      YD'yi artık tanıyamıyoruz. Nerede o 100. yılımızdaki YD, nerede bugünkü YD! Şu anki hâli açıkça utandırmaktadır, yerin dibine sokmaktadır, yalakalıkta sınır tanımamaktadır. YD'nin derdi artık Beşiktaş değil, derdi kendisi, ailesi ve cebi... Ancak şunu belirtmem gerekir ki eğer olur da başkanlığı bırakırsa AKP milletvekilliği hazır gibi görünüyor ya da en azından onun altyapısını yapıyor. Ayrıca ihaleler ve de iş hayatındaki çeşitli iş ve girişimleri için de koruma kalkanını hazırlamış bulunuyor... Beşiktaş'ta birçok yönetici, teknik ekip geldi geçti ama YD'nin kendisi bir türlü gidemedi!!!

      Son olarak şunu demek istiyorum: Beşiktaş'ta YD bir türlü gitmedi, gidemedi. Galatasaray, Adnan Polat faciası yaşadı ve kurtuldu. Şu anki başkan Ünal Aysal'ın bu konulardaki durumunu tam bilmediğimden o konuda bir şey diyemem ama Fenerbahçelilere başkanları Aziz Yıldırım'a sahip çıkmalarını öneriyorum. Aziz Yıldırım iyidir kötüdür o ayrı bir konu ama eğer YD ya da Adnan Polat türü bir başkan istemiyorlarsa başkanlarına sahip çıksınlar çünkü Fenerbahçe'de de bu türde bir başkan ve yönetimin olması çabası var.

      Not: YD'nin icraatlerine ve açıklamalarına ayrıntılı bir şekilde BJK Online'dan, Donanım Haber Forumundan ulaşabilirsiniz.

      Not 2: Kuşkusuz ölüm, yüzü soğuk bir kavram. Hiç sevmediği bir kişinin ölüm haberinde bile insanın içini burukluk kaplıyor, ister istemez bir hüzün kaplıyor... Ben de, her ne kadar kendisinin muhalifi olsam da, yalakalıktan uzak ve samimi bir şekilde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a başsağlığı diliyor, annesi Tenzile  Erdoğan'a da Allah'tan rahmet diliyorum... Her ne kadar yeri olmasa da bu cenaze vesilesiyle başbakanın, hürriyetlerinden yoksun bıraktığı insanların ve ailelerinin, bir türlü cenazelerine gitmediği ve görüşmek için de randevu vermediği şehitlerin ailelerinin durumlarını anlamasını umuyorum. Yine bu sebeple "ananı da al git" lafını düşündü mü merak ediyorum. Toparlarsak aslında dünyanın fani, hayatın ve gereksiz mücadelelerin yalan, kralın aslında çıplak olduğunun farkına varmasını umuyorum.

      Not 3: Aslında ilk başta yazının başlığını "Yıldırım Demirören: Nam-ı Diğer Bay Yalaka!" koymuştum. Sonra ise bunun ağır olduğunu düşündüm ve değiştirmeyi uygun buldum.

      27 Eylül 2011 Salı

      Avrupa'da Şans Trabzonspor'dan Yana

      Trabzonspor için Şampiyonlar Ligi'nde, hele hele ön eleme oynamadan doğrudan gruplarda mücadele etmek, hiç beklenmeyen ve adeta altın bir tepside sunulan bir hediye babındaydı... Aslında Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon mücadele etmişti Trabzonspor. Benfica ile ön eleme turunda karşı karşıya geldi ve 2-0 ve 1-1'lik skorlarla elenerek UEFA'ya düştü. Burada da Athletic Bilbao ile eşleşti. 0-0'lık karşılaşmanın ardından "eler mi eleyemez mi" derken sürpriz bir şekilde 2010-2011 Türkiye Süper Ligi'ni şampiyon olarak bitiren Fenerbahçe'nin yerine Şampiyonlar Ligi'ne alındı. Böylece Trabzonspor, aynı sezon içinde 2. defa ve hem de elemesiz doğrudan gruplarda mücadele edecekti...

      Şimdi burada duralım ve bir parantez açalım. Kuşkusuz TFF'nin bu hareketinin sebebi herkesin malumu 3 Temmuz'da başlayan ve Fenerbahçe eksenli yürütülen şike operasyonu. Burada UEFA'nın direktifiyle TFF Fenerbahçe'yi Avrupa'dan men etti ve 2. Trabzonspor'u onun yerine gönderdi. "Kendine güvenmeyen Avrupa'ya gitmesin." gibi veciz (!) sözlere ve çözümlere sahip olan TFF'nin bu hareketi ile Fenerbahçe'nin şampiyonluğu şaibeli hâle geldi. Bu durumda, en azından Fenerbahçe'nin, Beşiktaş'ın Türkiye Kupası'nı iadesi gibi Lig Kupası'nı iade etmesi gerekirdi ama gerek onların bu kupayı iade etmemesi ve gerekse de TFF'nin buna göz yummasıyla Fenerbahçe kupayı gasp eder bir vaziyete büründü. Bu durumda akla hemen şu sorular geliyor: 

      1- Eğer şampiyon Fenerbahçe ise neden Şampiyonlar Ligi'nde mücadelesine izin verilmedi?
      2- Yok eğer şampiyon Fenerbahçe değilse ve şampiyonluğu şaibeli ise neden kupası elinden alınmadı ve neden kupa ve şampiyonluk gaspına göz yumuldu? Şampiyonluk ve kupa neden Trabzonspor'a verilmedi?

      Bütün bunların anlamı şudur;

      1- Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi'ne gönderilmemesine ses çıkarmayarak ve itiraz etmeyerek suçunu kabullenmiştir.
      2- TFF'nin UEFA talimatıyla Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'ne göndermemesi ama kupa ve şampiyonluk gaspına ses çıkarmaması sonucu Fenerbahçe adeta ödüllendirilmiştir.
      3- Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne gönderilmemesi ve yerine de Trabzonspor'un gönderilmesi ile adeta Trabzonspor'a sus payı verilmiş, bununla birlikte Türk futbol kamuoyunun gözü boyanmıştır.

      Bu doğrultuda, Trabzonsporlu Burak Yılmaz'ın 26 Eylül Pazartesi günkü Fotomaç Gazetesi'nde yer alan ve sonrasında çeşitli internet sitelerinde yer alan "kupamızı istiyoruz" şeklindeki açıklamaları doğru ve manidardır. Ancak burada ek bir parantez daha açmakta fayda var; şike, şaibe gibi ifadeleri kullanırken burada kulüplerin yönetimini ve teknik ekibini kast ettiğimi, futbolcuları ayrı tuttuğumu belirtmek isterim. Türkiye'deki, hem saha içi hem de saha dışındaki durumu ile ve ayrıca entelektüel yapısıyla, ender kaliteli futbolculardan olan Fenerbahçeli Alex'in "Madem şike var, o zaman biz boşuna mı mücadele ettik? Alın terlerimiz, akıttığımız terler ne olacak?" ve Burak Yılmaz'ın Fotomaç'taki "şike olayında futbolcuların olduğunu düşünmüyorum" türü açıklamaları gayet dürüst, dorğu ve mantıklı açıklamalar olarak futbolcuların masum olduğunu gösteriyor...


      Açtığımız koca parantezi kapatıp konumuza dönelim... Şans faktörü 2 maçtır Avrupa'da Trabzonsor'dan yana. Aslında kuralar çekilip Inter, CSKA Moskova ve Lille ile eşleşildiğinde Trabzonspor'a pek şans tanınmıyordu ancak daha ilk maçta şans faktörü herkesi yanıltarak Trabzonspor'un tarafına geçti... Cezaları nedeniyle golcüsü Burak Yılmaz ve hocası Şenol Güneş'ten yoksun Inter deplasmanına çıkan Trabzonspor, kalecisi Tolga Zengin'in devleştiği maçta sahadan galip ayrıldı. Ancak skora bakıp yanılmamak gerek. Aslına bakılırsa futbolun adaleti olsa Inter'in olurdu o maç, ancak Trabzonspor, amiyane tabirle "balına" attığı golle 3 puanı hanesine yazarak Trabzon'a döndü.

      Lille maçı ise ayrıca önemliydi Trabzonspor için çünkü evindeki ilk Şampiyonlar Ligi maçıydı. (Benfica maçını İstanbul'da oynamıştı.) Üstüne üstlük Inter de CSKA Moskova'yı 3-2 yenince alacağı galibiyet Trabzonspor'u 6 puana çıkartacak, liderliğini perçinleyecek ve 3. sıradaki takımla puan farkını 5'e çıkaracaktı. Bu hem moral olarak önemli bir takviye, hem de puan olarak önemli bir fark ve avantaj demekti...


      Lille maçını anlatmayacağım ama şu bir gerçek ki önce Şampiyonlar Ligi'ne başlamasında, sonra da Inter galibiyetinde yanında olan şans faktörü, 1-1 berabere biten Lille maçında da Trabzonspor'un yanındaydı. Nedenine gelince... Öncelikle geçen seneki "gayrıresmî" şampiyonla bu seneki Trabzonspor arasında dağlar kadar fark var. (Şampiyon ifadesini bilerek kullandım. Yazının girişindeki şike durumunu bir kenara atarsak, Fenerbahçe ile ligi aynı puanla bitiren ama 2'li averaj sonucu Fenerbahçe'nin ardında kalan Trabzonspor da şampiyon unvanını hak ediyor aslında.) Takım resmen dökülüyor. Savunma desen yok, hücum desen yok. Allah'tan kalede Tolga Zengin gibi bir kaleci var da o kurtarıyor durumu. Geçen seneki kadrosunun üstüne koyacağı yerde o kadroyu dağıtarak ve yeniden kurarak çok büyük bir hata yaptı ve şu anda onun acısını yaşıyor Trabzonspor. Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etmesine rağmen ona uygun transferler yapmayan ve sadece dostlar alışverişte görsün mantığıyla transfer yapan takım, bu konuda yapılan eleştirileri sonuna kadar hak ediyor... Umut Bulut, Egemen Korkmaz, Jaja, Yattara, Selçuk İnan gibi isimlerin yokluğunu çekiyor şu anda takım ve yerlerine gelenler de onların yerini dolduramadı. Hoş, Egemen Korkmaz'ın transferi biz Beşiktaşlıları sevindiren bir durum, onu ayrı yere koyalım...

      Takıma bakacak olursak, an itibariyle, yapılan en iyi transferlerin Didier Zokora ve Celustka olduğu gözüküyor. Savunmada yer alan Celustka'nın yanı sıra Zokora da orta sahanın yanı sıra savunmayı toparlar görüntüde. Sevilla'dan gelen Zokora, şu anda takımın "en Avrupa görmüş" oyuncusu konumunda... Transferlerden gidecek olursak, an itibariyle, Halil Altıntop henüz bekleneni veremeyen bir konumda. Almanya'dan gelen oyuncu şu anda alışma evresinde ama bir taraftan da sanki "Kardeşim Hamit Real Madrid'de, bense Trabzon'dayım. Kadere bak!" der gibi bir hâli var ve bir türlü dikkatini veremiyor.

      Transferleri geçip esas konuya gelecek olursak, Trabzonspor bu sene adeta 3+1 kişilik oynuyor, yani Tolga-Burak-Zokora ve ek olarak Celustka şeklinde. Geride kalan maçlar da bunu doğrular nitelikte. Takımın şu anda geride kalan 4 lig, 2 de Avrupa maçındaki durumuna bakacak olursak ligdeki 4 maçta atılan toplam 5 golün tamamını Burak Yılmaz kaydetmiş. Burak'ın oynamadığı İBB maçında takımın 1-0 yenildiğini de göz önüne alırsak ve diğer 2 Avrupa maçında da takımın hücuma çıkmasında ve gol atmasında sıkıntı yaşadığını ve de bu maçlarda atılan 2 golün birinin penaltından diğerinin de zor pozisyonda atıldığını göz önünde bulundurursak Burak'ın takım için taşıdığı önemi göz önünde bulundurabiliriz. Bununla birlikte, Trabzonspor'un acilen Burak'ın yanına birisini esaslı bir şekilde koymasını (Buraksız takım ortada!) şiddetle tavsiye ediyoruz. Bu Halil mi olur, yoksa Alanzinho mu, Henrique mi olur bilemeyiz ama bu çok acil. Yoksa, takımı kötü günler bekliyor... Burada Tolga'dan da bahsetmezsek olmaz. Geçen sezon, (bir önceki sezonun 14. haftasından beri kaleyi koruyan) Onur Recep Kıvrak'ın sakatlığı sonrasında kaleyi devraldı Tolga ve 26. haftadan itibaren (arada o da sakatlık geçirip kaleyi 3. kaleci Bora Sevim'e devretse de) takımın kalesini o koruyor. Geçtiğimiz sezon, sakatlandığı haftaya kadar 25 maçta 20 gol yiyerek ligin en az gol yiyen kalecilerinden olan Onur'un sakatlığı belki de Trabzonspor'un şampiyonluğuna mal oldu. Sakatlığa kadar da sadece Türkiye Kupası'nda 3 maçta oynayan (ve 4 gol yiyen) ve ondan önce de bir önceki sezonun sadece 33. haftasında oynayan (1 gol yiyen) tecrübesiz Tolga'nın kaleye geçmesi de şampiyonluktan etti diyebiliriz. Geçen sezonu geride bırakırsak, şu anda gayet iyi bir performans ortaya koyuyor Tolga. Her ne kadar geride kalan 6 maçta (Inter maçı hariç) 5 gol yese de ben onun Trabzon'un savunmasının açığını kapattığını ve aslında daha gollü yenilgileri önlediğini düşünüyorum. Burada sorgulanacaksa kale değil, esas olarak savunma sorgulanmalı, ki savunma alarm zili çalıyor... Ayrıca Tolga'nın gösterdiği performansla Türkiye'nin çok iyi bir kaleci kazandığını düşünüyorum...


      Lille maçına geri dönecek olursak... Aslında Noat Samisa, önceki gün Lille'in durumundan bahsetti: 

      "...Fransa'da geçen sezonun şampiyonu Lille, aynı zamanda çok çarpıcı bir araştırma sonucunda görüldüğü üzere Avrupa'nın en istikrarlı yükselen takımı. Onlar kadar iyi yönetilen, onlar kadar akılcı ve verimli büyüyen, güçlenen bir kulüp daha bulmak zor. Üstüne üstlük önümüzdeki yıl yeni stadyumlarına geçecekler ve bu sayede gelirleri daha da artacak, daha da büyüyecekler ve Fransa'nın büyük bütçeli kulüplerinin yanına yerleşecekler. Bir bakıma bunlar iyi zamanlar, halen Lille'in mağlup edilebirliği fazla. Bundan birkaç yıl sonra bu şans azalabilir..."

      "...Bir adet Fransa Super Kupası ve bir adet de CL maçı olmak üzere bu sezon toplam on resmi maç oynadılar ve tamamında gol yediler. Geçtiğimiz hafta sonu da Lorient karşısında maçı 1-0 önde götürüyorken, uzatmanın son anlarında yine gole engel olamadılar ve üst üste ligde üçüncü, toplamda dördüncü beraberliklerini aldılar. Sochaux ve CSKA karşısında da aynısı oldu.

      En büyük sorunları, skoru tutamamak..."

      Noat Samisa'nın bahsettiği durum Trabzonspor karşısında da oldu, skoru tutamadı, koruyamadı Lille. Aslında öyle çok iyi futbol oynamasa da Trabzonspor'a karşı üstündü, hele hele ilk yarı, ki ilk yarıya baktığımızda 1 tane "şut çekmiş olmak için" çekilen şut ve bir de Serkan'ın ceza sahası içinde heyecanlandıran ama faul yaptığı pozisyonu dışında pozisyonu yoktu Trabzonspor'un ve üstüne de Trabzon savunmasının yaptığı ölümcül hatayı da gole çevirdi Lille. 2. yarı ise ilk yarıya oranla daha iyi bir Trabzonspor vardı sahada. 70. dakikada daha hareketli olan ve özellikle de Adrian Mierzejewski'nin oyuna girmesi ile hareketlenen hücum sonucu paniğe kapılır gibi olan Lille savunmasında Debuchy büyük bir acemilik göstererek ve çok gereksiz bir şekilde elle oynadı ve bunun sonucundaki penaltıyı gole çevirdi Colman ile Trabzonspor. İşte şans faktörü esas anlamda burada girdi devreye Trabzonspor için. Esasen sarı kartın da çıkması gerektiğini düşündüğüm bu pozisyona kadar ve sonrasında da rakip savunma için ölümcül tehlike teşkil eden bir durum yok. Hatta golden sonra rakip daha çok yüklendi. Bu anda 2 takımda da panik vardı, bir tarafta yenilmemek için oynayan Trabzonspor ile diğer tarafta yediği golle sarsılıp panik yapan Lille. Ancak gerek penaltı ve gerekse maç boyu Trabzonspor'un etkisiz ve kötü oyununa rağmen pozisyon bulamayan Lille hücumunun, bulduğu pozisyonlarda ise kendi aralarındaki anlaşmazlıklar sonucu pozisyonları cömertçe harcaması diğer bir şans faktörüydü Trabzonspor için...


      Sonuç olarak, Şampiyonlar Ligi'nde grup maçlarının altın kuralı olan "evinde mutlaka galip gelmelisin, en azından yenilmemelisin"i sağlamasına rağmen Lille maçı da gösterdi ki Trabzonspor, eğer Avrupa'da ve Türkiye'de başarı istiyorsa, yukarıları istiyorsa kendine çekidüzen vermeli. Savunma alarm veriyor ve kaleci Tolga'nın son gayretleri ile bu iş yürümez. Ek olarak, hücum da başka bir alarm veriyor. Takım hücum yapamıyor, yapsa da ileride çoğalamıyor, atik davranamıyor. Takım ileride çoğalana kadar da rakip savunma çoktan yerleşip karşı hamleye başvuruyor. Ayrıca da görülüyor ki Burak olmadan takım gol bulamıyor, doğru düzgün atak yapamıyor... Artık takım taktiksel değişikliklere mi gider, başka çareler mi arar bilemiyorum ama bu gidişle ilerisi için umut vermiyor. Hele hele Avrupa'da takım bu gidişle gruptan çıkamaz, çıksa da en fazla bir üst turda elenir görüntüsü veriyor...

      Şans faktörü futbolda bazen bizim tarafımızda oluyor. Önce 3. olduğumuz 2002 Dünya Kupası'nda gruptan çıkmamız için Brezilya eliyle yardım etmişti Millî Takımımıza... Ardından ise gözlerimize sokarcasına 2008 Avrupa Şampiyonası'nda yanımızdaydı ve orada da yarı finale kadar peşimizi bırakmamıştı... Bakalım şans faktörü Trabzonspor'un yanında daha ne kadar yer alacak? Eğer takım kendine çekidüzen vermezse daha fazla yanında olacağını düşünmüyorum. Bakalım Trabzon, çekirge misali, daha ne kadar zıplayacak?

      Not: Kullanılan görseller Trabzonspor'un resmî sitesinden alınmıştır...

      Not 2: Bir dönem Chelsea'de oynayan ama sonrasında Abramovich'in takımı satın alması sonrası takibi bıraktığım Chelsea'nin sağ kanadı (Chelsea sonrası akıbeti hakkında bilgi sahibi olmadığım ve bir dönem Championship Manager oynarken de favori sağ kanadım) Joe Cole'u izlemek güzeldi...

      26 Eylül 2011 Pazartesi

      Galileo Galilei ile Leonardo da Vinci'nin Mektuplaşması

      22 Haziran 1633, Roma

      Kıymetli arkadaşım Leo;

      Bu satırları sana Roma Yarı Açık Cezaevi'nden yazıyorum. Geçen sene "İki Kâinat Sistemi Üzerine Konuşmalar" kitabımı yazınca Floransa polisi evimi ve ofisimi aradı. Bugün benim Özel Yetkili Roma 4. Engizisyon Ceza Mahkemesi'nde karar duruşmam vardı. Çıkan hüküm şöyle: "Savınız saçma ve düşünsel bakımdan yanlış."

      Duruşmadan çıkarken "Dünya yine de dönüyor." diye bağırdım. Koca memlekette iki gazete yazdı. Mahkûm olur olmaz Bilimler Akademisi beni işten attı. Yahu hangi çağda yaşıyoruz? Koskoca Rönesans olmadı da ben hayal mi gördüm?

      Bir de teleskopuma el koydular. Senin Medici ailesiyle aran iyidir. Bari teleskopumu verseler.

      Galileo Galilei.


      10 Ağustos 1633, Floransa

      Dostum Galileo;

      Dünyada senin gibi insanlar olduğu sürece bu katı zihniyetler biliyorum ki en fazla kırk-elli yıl sonra kaybolup gidecektir. Neredeyse 1700’lere geldik, bilgiyi yasaklayarak bir yere varılamayacağını anlamayacak mı bu insanlar?

      Sen yüreğini ferah tut. Dünya ne tarafa dönüyor olursa olsun, bundan sonra hiç kimse onun hızını kesmeye çalışmayacaktır.

      En derin sevgi ve desteğimle.

      Leonardo da Vinci.


      * TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Bülteni'nden (Yıl: 23, Sayı: 253 Haziran 2011) alınmıştır.

      23 Eylül 2011 Cuma

      Badelemek Ne Demek?

      Halk arasında kullanılan bir söz vardır: "Türkçe lastik gibidir, istediğin yere çekersin." Bu ne demek? Bunun anlamı, Türkçe'de istediğin her tür kelimeyi, cümleyi, sözü belaltına çekebilirsin, cinsel anlamda kullanabilirsin. Bu yüzdendir ki "dürtmek, tıklamak, vermek, almak, ciklemek, vs." gibi günlük hayatta kullanılan kelimeler aynı zamanda erotik veya cinsel anlama da gelmekte ya da o anlamda kullanılmakta... Öte yandan, normal kelimelerin yanında bir de "bafilemek, kevaşe, vs." gibi argo sözler ve küfürler de mevcut. Bu sözlere yeni bir söz de katıldı: "Badelemek".

      Badelemek

      Badelemek kelimesini, 2 gün önce Radikal'de Cüneyt Özdemir'in yazısında okudum ilk olarak. (Belki bazılarınız "Bu kelimeyi yeni mi duyuyorsun?" diye sorabilir.) Aslında bu kelimeyi (ve çıktığı yeri) daha önce de duymuştum, okumuştum ama dikkat etmemiştim, ancak iki gün önce okuduğum yazıdan sonra burada da bahsetmeyi uygun gördüm...

      Badelemek kelimesi aslında Farsça içki anlamına gelen "bade" kökünden geliyor, ki bade kelimesi birçok şiirde, şarkıda geçer. Ancak "badelemek" kelimesinin anlamı "bade" kökünden çok farklı, anlamı argoda "saksafon" ya da "ağzına vermek" ile ifade edilen "oral seks yaptırmak".

      "Badeleme"nin Çıkış Noktası

      Badelemek ifadesinin çıktığı yer ya da bu kelimeyi kullanan kişi (ekşi sözlük tabiriyle patent sahibi) sahte bir şeyh. Olay da şu: Bursa'da sahte şeyh Uğur Korunmaz, kadın-erkek demeden müritleriyle Kırklar Dergahı dediği evinde cinsel ilişkiye girmiş, onları badelemiş. Müritlerini "cennet vaadiyle" badeleyen sahte şeyh kendisini "İlişkiye girmesem delirirlerdi.", "Pirim de beni badeledi, terfi ettim." diye savunmuş... Polisin tutukladığı ve 5'i kadın 17 kişinin şikayetçi olduğu sahte şeyhe, müritleri "nişanlı, eş, yenge, anne, kardeş" gibi bilumum "dost ve akrabalarını" sunmuş, pardon getirmiş...


      Şimdi, buraya kadar normal. Aslında normal değil, aşırı derecede anormal ama Türkiye şartlarında ve Türkiye toplumunda, şıh-şeyh-hoca-tarikat-cemaat gibi şeylerle kafayı yemiş bir toplumda normal. Daha da anormal bir durum var bu "badeci" sahte şeyh ile ilgili: 20 Eylül günü görülen davada, badeci şeyhten şikayetçi olan 17 müritten 14'ü "şeyhin badelemesi sonrası dertlerine derman bulduklarını" söyleyerek şikayetlerinden vazgeçmiş...

      Badeci Şeyh ve Dinci Toplum

      Aslında bu badeci şeyhin olayı da, müritlerinin hareketleri de beni pek şaşırtmadı. Yukarıda da dediğim gibi eğer Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız ve kafayı din-şeyh-tarikat-hoca-cemaat ile bozmuş/yemiş bir toplumda bulunuyorsanız bunlar gayet normal geliyor...

      Dinci topluma bakıyorum hiç ses yok bununla ilgili. Halbuki ilk başta onların buna karşı çıkması gerekmez miydi, "dini lekeliyor, din bu değil" demesi gerekmez miydi? Ancak Türkiye'de olduğumu hatırlayıp vazgeçiyorum bu sorulardan. Çünkü bizim dinci toplum karşı çıkmaz bunlara, aksine destekler. Ne de olsa aynı yoldalar, yok birbirlerinden farkları. Hepsi de yıllardır toplumu badeliyor, toplum ise uyutulmuş ve uyuşturulmuş biçimde bundan, bu tecavüzden zevk alıyor, sesini çıkartmıyor, müritler gibi "deva buldum" deyip daha da göklere çıkartıyor. Ancak buna karşılık "ne oluyor" dendiğinde, tepki gösterildiğinde, ses çıkartıldığında ise önce bu badelenen toplum sesini yükseltiyor, karşılık veriyor... Bu olaydaki tek fark ise bu şeyhin badeleme işini mecazdan gerçeğe dökmesi olmuş.


      Utanmadan, sanki öncekiler dinsizmiş gibi "Türkiye'yi ilk defa Müslüman bir başbakan ve cumhurbaşkanı yönetiyor." diyenlerin (ancak burada kendileri için Ulu Manitu seviyesinde olan Adnan Menderes ve Turgut Özal'ı da aynı "dinsiz güruhun" içinde andıklarının ayırdında dahi olamayanların) foyası yakın zamanda Hüseyin Üzmez denen dinci gazeteci adamın 14 yaşındaki kızı taciziyle ortaya çıkmıştı. Ardından ise Deniz Feneri vurgunuyla perçinlenmişti. Bizim dinci toplumumuz ne yaptı? Başta dinci toplumun kadınları olmak üzere hepsi "Hüseyin Üzmez böyle bir şey yapmaz, içeceğine ilaç atılmıştır." diye savunmuştu. Çok Nuri Alço filmi seyredildiği anlaşılan bu toplumun kafasının basmadığı şey ise "ilaçlı kişi nasıl oluyor da taciz edebiliyor, o ilacı kim-nerede-nasıl attı, Hüzeyin Üzmez bu kadar saf mı, Hüzeyin Üzmez'in orada ne işi var" gibi soruları soramaması idi. Gerçi temeli soru sormak olan felsefeye dinsizlik diyen, soru sormaya/sorgulamaya günah, koşulsuz itaate sevap diyen bir toplumdan bunu beklemek zaten hayalüstü bir durum... Deniz Feneri davası ise ayrı bir komedi. "Din kardeşlerinin" dinî duygularını sömüren bir derneğe soruşturmayı Alman makamları başlattı. "Başka bir toplum ve başka bir dinden de olsa bu durum insan haklarına aykırıdır." dedi ve soruşturmayı başlattı, kökü Türkiye'de diyerek davayı Türkiye'ye taşıdı. Peki, bizim dinci toplum ve onun "müslüman hükümeti" ne yaptı? Mümkün olduğunca gözden kaçırmaya, saklamaya, üstünü örtmeye, süreci yavaşlatmaya ve hatta durdurmaya çalıştılar. Ardından tutuklamalar gelince de "yargısız infaz, hukuksuzluk, vb." ifadelerle yaygara kopardılar ve bunun sonucu da soruşturmayı yürüten 3 savcıyı görevden aldılar. (Hukukî olarak bunun anlamı cezalandırmadır. Davanın şu andaki durumuna gelmesi için yeni savcılar baştan başlayacak ve yıllar sürecek.)

      Yukarıdaki paragrafta alıntıladığım sadece 2 olay. Bunlar ve bu yazının temelini oluşturan "badeleme" gibi yüzlerce olay var... Toplum ise adeta uyuşturulmuş, Hüseyin Üzmez misali "içeceğine ilaç atılmış" vaziyette. Kimsenin bir şikayeti yok, çok memnun, üstüne ise bir şey dendiğinde bu toplum saldırır vaziyette. "Kardeşim, sen tecavüzden ve badelenmeden zevk alıyorsan bana ne, ama beni bu işe bulaştırma!" diyeceğim, gene vazgeçiyorum çünkü bu durumda kendilerininki sanki dinmiş gibi, bu durumu eleştiren, buna karşı çıkan ve uyaran biz "dinsiz, Allahsız, kitapsız" ve hatta "katli vacip" durumunda oluyoruz. Yalan mı?

      Neyse... Olaya geri dönecek olursak, "Yıl 2011 olmuş, bu tür şeyler hâlâ nasıl olabilir?" diye soranlar çıkabilir. Kardeşim, yıl değil 2011, 2111 de olsa değişen bir şey olmaz. Bu toplum değil mi dinin ve dindarlığın tek koşulu olarak türbanı gösteren, sanki Arapçasını okuyormuş ve anlıyormuş gibi Türkçe Kuran'a karşı çıkan ve "Türkçe Kuran okuyup da kafamın karışmasını istemiyorum." diyen, önünde Kuran durduğu hâlde okumayan, onu sandıklara hapseden, sonra da "ben hocama-şeyhime sorayım" ya da "Hocam bizim dinimizde bu nasıldır, Kuran'da var mı?" diyen, üstüne üstlük dalga geçercesine "İslam'ın ilk emri 'Oku'dur" diyen? Bu toplum değil mi, sanki bütün meselelerini halletmiş ve sanki kendileri dinlerini uyguluyormuş gibi "Hocam, kendilerine kitap gelmeyen toplumların durumu ne olacak?" diyen veya aldıkları 3 kuruşluk asgarî ücretle ayın ortasını bile göremediği hâlde ve oralara gitme ihtimali 0'ın altında olduğu hâlde "kutuplarda namaz ve oruç vakitlerinin nasıl olacağını" merak eden?

      Bu toplum kalkıp "İslam'ın namusunu kurtaran", masraflarını cebinden karşılayarak Kuran'ı Türkçe'ye tercüme ettiren ve en ücra köye kadar gönderen, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.", "Türkiye, şeyhler, dervişler, meczuplar ülkesi olamaz." diyen adamın ülkesini aldı "İslam=Türban", "Velev ki türban siyasi simge", "Hem laik hem Müslüman olunmaz.", "Devlet laik olur, birey laik olmaz." (o ne demekse!) diyen adamın ve zihniyetinin ülkesine çevirdi... Bu topluma, yazık diyorum ama acımıyorum. Aslında bu toplumda yaşamasam, memnun olduğu durum beni ilgilendirmez ama ister istemez ucu (artık ucu da değil köküyle birlikte tamamı) bana da (bize de) dokunuyor, artık dokunmakla da kalmayıp içeri giriyor...

      Yıllar yılı TV'de, sinemada topluma sahte hocalar, sahte şeyler, gösterildi. (Kabul, bazısı kasıtlı ve kötü niyetli de olsa) Tükürükçü, üfürükçü, vb. sahtekar yobazlar, dinle ilgisi olmayan ve dini kullanarak insanları kullanan, kandıran ve cebini dolduran insanlar gösterildi. Peki, toplum ne yaptı? Uyandı mı? Ne gezer! Uyanmak yerine "Bunlar hocaları, imamları kötü gösteriyor, dini kötülüyor." dendi. El insaf! Peki, toplum doğrusunu bulabildi mi? Kocaman bir "hayır"... En büyük örneği de zaten badelenen ve bu badelenmeden "şifa bulan!" ve hatta üstüne anası, karısı, kız kardeşi dahil eş-dost ve akrabalarını şeyhe sunan insanlar değil mi!!!


      Kendisine dokunmanın ibadet, onu üzmenin günah sayıldığı ve adeta son peygamber olarak görülen bir adamın ve zihniyetinin yönettiği, fakirliği kader, mücadele etmeyi asilik ve günah olarak gören, her şeyi ahirete havale eden, bilimsel uğraşıyı "öteki tarafa ne faydası var" diyerek dışlayan, bununla birlikte kendisi sanki gönül rahatlığıyla satın alabiliyor ve kullanabiliyormuş gibi "Küba'da Marlboro içmek, Mercedes'e binmek yasak" ya da sanki cebinde bir tomar varmış gibi "Küba'da dolar kullanmak yasak" diyerek Kübalıların dertlerine (!) üzülen insanların olduğu bir toplumda bu tür şeylerin olması artık abes kaçmıyor benim için... 

      Badeci şeyh olayında veya benzer durumdaki başka olaylarda suçlu olan "halkın dinî duygularıyla oynayan ve onları kandıran" şeyhler-hocalar mı yoksa "aklını kullanmayarak başkasına ipotek ettiren, kendisini kullandırtan ve buna ses çıkartmayan, üstelik de zevk alan" toplum mu? Kusura bakmayın ama bence suçlu olan ikincisi...

      Yazıyı, Cüneyt Özdemir'in dediği gibi "Böyle müritleri, böyle şeyh ne kadar badelese az!" diye mi, kullanmayacağını bile bile "Allah akıl-fikir versin!" diyerek mi yoksa "Allah belanızı versin!" diyerek mi (vermiş zaten) bitirsek???

      ShareThis

      Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...