Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Eserinle Övün YD!!!

O kadar çok kızgın, kırgın ve üzgünüm ki, söylenecek-yazacak çok şey var ama elim bir türlü gitmiyor klavyeye, çıkmıyor kelimeler bir türlü...


UEFA Tahkim Kurulu, Beşiktaş'ı Avrupa'dan 1 yıl men etti! Sebep? Malî konular ve evrakta sahtecilik... Sorumlusu? Tabiî ki YD. Kulübümüzün resmî açıklaması her şeyi özetliyor:

Bir önceki Beşiktaş JK Yönetimi,  2011-2012 sezonuyla ilgili olarak 31 Mart 2011 tarihinde UEFA lisans başvurusu yapmış ve lisans almaya hak kazanmıştır.

UEFA yetkilileri bu başvurunun izleme sürecinde 30 Haziran 2011 ve 30 Eylül 2011 tarihli mali verilerini incelemiş ve hatalı beyanlar tespit etmiştir. Bundan dolayı  UEFA  Müfettişleri Kulübümüze  ceza verilmesi konusunda rapor hazırlamışlardır. 

1 Mayıs 2012 tarihinde yaptığımız savunmayla raporda talep edilen cezalar UEFA Disiplin Kurulu kararı ile ertelenmiştir.

Ancak UEFA Tahkim Mahkemesi, müfettişin talebi doğrultusunda yeniden inceleme yaparak ertelenen bu cezayı bugün değiştirerek şu kararı vermiştir:

2011-2012 UEFA lisans başvurusuyla ilgili olarak yapılan hatalı mali bilgilendirmelerden dolayı Beşiktaş JK, önümüzdeki yıl UEFA müsabakalarından men edilmiş olup, ayrıca 200.000 Euro para cezasına çarptırılmıştır.

Dolayısıyla geçtiğimiz günlerde yönetimimizin aldığı 2012-2013 UEFA lisansı bu ceza kapsamında kullanılamaz duruma gelmiştir. Söz konusu karar hakkında tahkim yolu açıktır.

Beşiktaş JK


Uzun lafın kısası, her şeyin müsebbibi sen ve senin yönetimindir YD! Kulüp senin yüzünden ceza aldı. Şimdi mutlu musun paşam! Ve siz, Genel Kurul'da YD ve yönetimini idarî ve malî yönden ibra edenler! Siz de mutlu musunuz, rahat mısınız şimdi? Çünkü en az YD kadar sizin de payınız var kulübün bu hâle gelmesinde...


Şimdi sıra taraftarda ve Fikret Orman yönetiminde... Fikret Orman'a düşen görev, kulübü YD'nin soktuğu bataklıktan çıkarmak ve hiç vakit kaybetmeden YD'den, eski yönetimlerden ve kulübü bu hâle düşürenlerden hesap sormaktır. Bununla birlikte, Milangaz ile olan sponsorluk anlaşmasını feshederek YD'nin izini ve artıklarını kulüpten silmek ve kulübü "çakma Beşiktaşlılar"dan arındırmaktır. Taraftara düşen görev ise bu süreçte kulübe, Fikret Orman'a destek olmak, arkasında durmak ve yeniden kenetlenmektir. (Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Fikret Orman'a olan destek sınırsız olmayıp, YDleştiği takdirde ondan da destek çekilecektir.)

Şu durumda, Beşiktaş seneye Avrupa'da yok diye gitmek isteyen oyuncu olursa, kimliği ne olursa olsun, onlara derhal kapı gösterilmelidir... Ha, bu arada, Beşiktaş'ın durumuna sevinen varsa, onlara hatırlatmak lazım gelir ki, Beşiktaş'ı bu hâle düşüren YD, şu anda TFF'nin başında! Bilginize!!!


Şeref Bey, Baba Hakkı, Süleyman Seba gibi isimlerin çıktığı camiadan maalesef YD gibileri de çıktı. Asıl ceza budur bize!!! Ancak kaçarcasına gitse de Beşiktaş YD'den kurtuldu ya, bu bile önemlidir...

29 Şubat 2012 Çarşamba

Çok Şükür, Nihayet Gittin


Günler değil, haftalar değil, aylar değil, tam 8 yıldır bugünü, bu anı bekliyorduk. Çok şükür, nihayet gittin...

Gittin, "Giderken harcadığım her kuruşu alırım." demiştin ama 103 milyon TL'yi hibe ederek gittin...

Herkesin dediği gibi, biz sıramızı savdık artık TFF düşünsün, Türkiye ve Türk Futbolu düşünsün...

Gittin ama benim aklımda 2 soru ve 2 korku var:

Soru 1: 103 milyon TL'yi hibe ettin ama Kamu Aydınlatma Platformu'nda (KAP) şöyle bir açıklama var: "Yıldırım Demirören ile Beşiktaş Futbol Yatırımları A.Ş. arasında alacak-borç ilişkisinden doğan bir borç bakiyesi yoktur. Yıldırım Demirören'in şartlı hibe edeceğini bildirdiği alacaklar Şirketimizle ilgili değildir." Bu ne iş?

Soru 2: Bu aslında birçok Beşiktaşlı'nın sorusu. Şimdi sen gittin ve biz senden kurtulduk mu yoksa TFF'nin başına geçtiğinden aslında kurtulamadık mı? Bu, bir şirket veya kurumdaki bir birim veya departmanın başındaki kişinin bir üst makama geçmesi gibi. Neyse... Bundan böyle sadece Beşiktaş değil, artık Fenerbahçen, Galatasaray ve diğer takımlar düşünsün...

Korkulara gelirsek...

Korku 1: Bir süre sonra Beşiktaş'ın başına yeniden gelmenden korkuyorum.

Korku 2: Gelenin gideni aratmasından korkuyorum.

Neyse... Yolun açık olsun. Oradan ister Gençlik ve Spor Bakanlığı'na, ister GSGM'ye, ister FIFA ya da UEFA başkanlığına kadar git. Beşiktaş'a geri dönme yeter...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Endüstriyel Futbolun Göstergesi: Rengarenk Kramponlar

Yıl 1997 ya da 1998'di, hatırlıyorum da Fenerbahçeli Jay Jay Okocha kırmızı krampon giydiğinde yer yerinden oynamıştı. Herkes onu konuşuyor, onu tartışıyordu. Kimisi güzel bulurken, kimisi de kramponun siyah olacağını belirterek beğenmediğini ifade ediyordu. Sonuçta Okocha kırmızıyı giyerek Türkiye'de renkli krampon giyen ilk futbolcu olmuş, kırmızı kramponu Türkiye'ye getirmişti. Getirmişti getirmesine ama Türkiye'ye 1996'da gelen ve o dönemki Nijeryalı furyasının önemli isimlerinden olan Okocha, 1998 yılında "ille de PSG'de oynayacağım" diye tutturarak Fransa'nın yolunu tuttu ve ardında kırmızı kramponlarını yadigar bıraktı.

Gel zaman git zaman, o kırmızının yanına mavisi de eklendi, beyazı da, yeşili de, sarısı da... Hatta öyle oldu ki siyahı bile görünmez oldu. "Krampon dediğin siyah olmalı" iken, "Silah icat oldu mertlik bozuldu." misali, renkler çoğaldı, birbirine karıştı ve kramponun delikanlılığı gitti. Aynen endüstriyel futbolun takım ve renkler kavramını mahvetmesi ve delikanlılığı bozması gibi...

Aşağıdaki fotoğraf 11 Ocak 2012 tarihindeki Ziraat Türkiye Kupası 3. Tur maçı olan Beşiktaş-Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçı öncesinde çekildi... Futbolun durumunu gösteriyor. Rengarenk kramponlar, silinen takım & renk bilinçleri ve taraftarını müşteri olarak gören paraya endeksli endüstri... (Fotoğraf için kaynak HTSpor.com)

Maça gelince... Gaziantep BB çok iyiydi. Beşiktaş ise maçı 2-1 kazanmasına rağmen üzerinde konuşulmaya değmeyecek kadar rezaletti...



23 Kasım 2011 Çarşamba

Beşiktaşlı'dan Irkçı, Irkçıdan Beşiktaşlı Olmaz

Bir önceki yazımda, Beşiktaş-Galatasaray maçına damga vuran olaylardan birinin de Galatasaraylı Eboue'ye yapılanlar olduğunu belirtmiştim. Konuyu ayrıca değerlendireceğimi belirterek bu yazıya taşıdım...

Evet, maça damga vuran olaylardan biri de Eboue'ye yapılanlar, sahaya atılanlar... Kuşkusuz bunlar hoş değil ama olay maçtan sonra çok faklı bir boyuta geldi. Eboue'nin, Beşiktaş taraftarının kendisine maymun dediğini iddia ettiği basında yer aldı. Olay bir anda futbolcuya tepkiden ırkçılığa dönüştü, maçtan da öte bir hâl aldı. Bu, üzerinde önemle durulması gereken bir konu.

Şunu ifade edelim, Eboue'ye söylendiği iddia edilen "maymun" veya benzer ifadeler için, Beşiktaş tribünlerinden asla böyle bir şey söylenmez, böyle ırkçı yaklaşımlar sergilenmez... Ha, eğer söylendiyse, bu kendini bilmez 3-5 taraftarın, Beşiktaşlı olamayacak olan Beşiktaş'ın yüz karalarının bok yemeleridir. Bu tip insanların Beşiktaşlıların arasında yeri asla ol(a)maz çünkü Beşiktaşlılar için "İyi bir insan olmak, iyi bir Beşiktaşlı olmaktan önce gelir."


Çarşı Grubu Irkçı Olabilir mi?

Olaya farklı bir yönden daha yaklaşalım... İspanya'da Barcelona'da forma giyerken Samuel Eto'o'ya ırkçı tezahüratlar yapılınca, Çarşı Grubu "Hepimiz Eto'o'yuz" diyerek konumunu belli etti. Onu geçtim, önceki gün Telegol'de Çarşı'nın lideri Alen Markaryan'ın belirttiği gibi tribün lideri bir Ermeni olan taraftar grubu nasıl ırkçı olur? Hepsinden öte, en sevdikleri futbolcu "Pascal Nouma" olan, zamanında Daniel Amokachi, Fani Madida gibi siyahî oyuncuları bağrına basan, her daim ırkçılık karşıtı olan bir kulüp ve taraftar grubu asla ırkçı olamaz. Irkçılık ile Beşiktaş, en son bile yan yana gelemeyecek iki kelimedir.

Burhan Akdağ Beşiktaş'ın Yüz Karasıdır

BJK TV'de Burhan Akdağ isimli, kim ve ne olduğunu bilmediğim birisi Eboue için şu ifadeyi kullanıyor: "Bu Eboue'ye bakın hafta içinde National Geographic'te çok sık görürsünüz." Bu ne şimdi? Bu açıkça ırkçılık değil mi, üstü kapalı bir şekilde maymun demek değil mi? 


Beyimiz bunun üzerine özür dilemiş ama özrü evlere şenlik! Kartal Bakışı'ndan alıntılıyorum:

Eboue hakkında söylenen sözler bana ait, canlı yayında söylediğim sözler. 9.30 gibi söyledim. Ben o programda konuğum. Daha önce de konuk olmuştum; maç öncesi ve sonrasında yorumlarda bulundum. Bu cümlenin anlamını her türlü yaparım...

National Geographic’i izlerseniz her şeyi görebilirsiniz. Dostlarım aradı keşke söylemeseydin dediler. Galatasaray büyük bir camia, yanlış anlamalarını istemem. Galatasaray camiasından özür dilerim. Bugün Beşiktaş camiasında bu konu hakkında bir şeyler konuşulmuş, olay kapatılmak istenirken bu kelimeler çıktı. Bu her türlü anlama çekebilirim. Sular ve çakmakla mücadele eden aslana da benzetebilirim. Ağzımdan zenci kelimesi çıkmadı. Aslanlar sahadaydı, çakmağı atanlar ayrı bir konu. Dediklerimden maymuna da benzetirler, yılana da benzetirler, aslana da benzetirler.

Galatasaray camiası ve Eboue’den özür dilerim. Bu sözlerden kırılanlardan özür dilerim. Öyle bir laf çıktı. Mahkemeye versinler problem değil, söylememem gereken bir laftı.

Bu ifade, Cem Yılmaz'ın deyimiyle "sıçtım, tüyü nereye dikeyim" demektir. Özrü kabahatinden büyük ya da şecaat arz ederken sirkatin söylemek denir bu ifadeye... Dediğim gibi, bu adamı tanımıyorum, kimdir, nedir, necidir onu da bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki, eğer bu adamın kulüple ve/veya BJK TV ile doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi varsa derhal kesilmelidir. Beşiktaş'a yakışan ifade ve yaklaşım budur.


Her daim eleştirdiğimiz Başkan Yıldırım Demirören, ırkçılık ve Eboue konusunda örnek bir yaklaşım sergileyerek Galatasaray Başkanı Ünal Aysal'ı arayarak özür diledi. Aysal da konuyla ilgili olarak 3-5 kişinin yaptığının kulübe mal edilemeyeceğini belirtti. Ayrıca, maçtan sonra haklı bir şekilde sert ifadeler takınan Galatasaraylı blocular da ardından bunun kişileri bağlayacağını belirtti. Tüm Beşiktaşıları töhmet altında bırakan yaklaşımlarını değiştirdikleri için kendilerine teşekkürler...

22 Kasım 2011 Salı

Skoru Bırak Çarşı'ya Bak!

Önceki gün (20 Kasım) Beşiktaş ile Galatasaray İnönü Stadı'nda karşı karşıya geldi. Bu maç, Beşiktaş'ın bu sezonki 2., Galatasaray'ın ise ilk derbisiydi. Bilindiği üzere maç 0-0 sona erdi. Derdim maçın analizini yapmak değil, ki bu konuda televizyonlardaki, gazetelerdeki spor "ulemalarından" daha kaliteli yazan, daha kaliteli analizler-incelemeler yapan birçok site ve blog var. Oralara bakabilirsiniz...

Derdim maçı konuşmak değil dedim ama birkaç kelam etmek istiyorum... Maça baktığımızda, nispeten üstün olan taraf Beşiktaş'tı, hatta galibiyeti kaçıran taraf Beşiktaş'tı diyebilirim. Maçın ilk 20 dakikasındaki Galatasaray'ın üstünlüğünü kırdı ve rakibine, maçın sonuna kadar sürecek bir üstünlük kurdu. Hele 20-25. dakikadan sonra, canı isteyince oynayan Almeida-Quaresma-Simao üçlüsünün şovu vardı ki, bu şovdan gol çıkmaması büyük şanssızlıktı... 


Dakikaları bırakıp genele bakınca, her ne kadar Beşiktaş nispeten üstün olsa da ne Beşiktaşlıları ne de Galatasaraylıları memnun eden bir oyun vardı. Noat Samisa bu durumu şu ifadelerle güzel özetlemiş: 

Ülkenin futbol ortamının özeti hükmünde bir maç oldu. Her iki takım da geçen sezonu bu maça taşıdı, birer 'tarz sahibi takım' görüntüsü sahaya konulamadı.

Nasıl konulsun ki? Mevcut federasyon ve futbol "ulemaları" futbolu mahvetmiş, ortada oynanacak bir futbol bırakmamış. Bunun en bariz örneğini Millî Takım'da gördük! Buna ek olarak, "play-off" adı altında tamamen Digitürk'ün dayatmasıyla ortaya konan bir sistem var. Bu sistem tamamen dekoder satmaya yönelik bir sistem ve play-off maçları ayrı paket hâlinde satılacak! Play-off ile birlikte hedef artık Şampiyon olmak, Şampiyonlar Ligi'ne ya da en kötü ihtimalle Avrupa'ya gitmek değil "ilk 4'e kalmak" oldu. Digitürk'ün dekoder pazarlama işini, pardon, play-off'u savunma işini Beşiktaş Başkanı Y.D.'nin üstlenmesi ne acı!


Neyse, maça dönecek olursak... Maça aslında damgasını vuran şunlar oldu: Galatasaraylı Semih, Galatasaraylı Sabri ile Beşiktaşlı Necip'in sakatlıkları, deplasman yasağı, Almeida'nın verilmeyen golü, Çarşı'nın Van'a yardımı ve Galatasaraylı Eboue'ye yapılanlar... Son ikisine aşağıda değineceğimden ilk dördüne kısaca değineyim... 

  • Galatasaraylı Semih'in, takımının aldığı 1 puanda çok büyük bir emeği var, kuşkusuz maçın yıldızı diyebiliriz. İyi bir oyun ortaya koydu, hatta net golü önledi. İyi oynadı, başarılıydı.
  • Sabri ile Necip'in oyuna girmeleri ile çıkmaları bir oldu neredeyse. İkisi de kötü şekilde sakatlandı, yazık oldu.
  • Deplasman yasağı maça damga vuranlardan biriydi... Bir önceki derbi olan Beşiktaş-Fenerbahçe derbisinde bu yoktu ama bu maçta bu karar alındı. Kimse kimseyi kandırmasın, bu karar tamamen Fenerbahçe ile Trabzonspor'un birbirleriyle olan maçlarında olay çıkmaması için alınmış bir karardır.
  • Almeida'nın verilmeyen golüne gelirsek... Hakem bu kararıyla doğrudan sonuca etki etmiş, Beşiktaş'ın galibiyetini engellemiştir. Herkesin belirttiği gibi ben de pozisyonun net bir şekilde gol olduğunu düşünüyorum. Olmayan bir faul vererek golü saymadı. Halbuki, maçın ilk yarısında Beşiktaşlı Ernst'e  rakip ceza sahası içinde yapılan bir hareket vardı ki belirtilen faulün aynısıydı. Ona faul vermedi ama buna verdi!



Dakika: 65... Soyun!

Maçtan önce, Çarşı'nın Van'daki depremzedeler için yapacağı hareketin maça damga vuracağı aşikardı. Ki öyle oldu. Dakikalar Van'ın plakası olan 65'i gösterdiğinde, soğuğa rağmen üzerlerindekini çıkartarak çıplak kaldı ve sahaya attı Çarşı Grubu. Amaçları, bu hareketleriyle, "Van üşüyor biz de üşüyoruz" mesajı vererek depremzedelerin yanında olduklarını belirtmek, onlara yardım yapmak ve en önemlisi de "babalığını yapmayan Devlet Baba'ya" ve halka onların durumunu hatırlatmaktı. Yardımdan öte mesaj ve hatırlatmaydı yoksa yardımlar zaten maç öncesi toplanmış, kamyonlara yüklenmişti.

Aslında Çarşı'nın bu hareketi ilk değil. Daha önce de Fenerbahçe derbisinde yardım için atkıları sahaya atmışlardı ancak Çarşı'nın bu hareketi, "sahaya yabancı madde atmak" olarak değerlendirildi ve kulübe ceza verildi!


Tribünde, o soğuğa rağmen çırılçıplak kalan insanların yaptığı hareket futbol sömürgenlerini utandırdı mı acaba? Hani, onca para kazanmalarına rağmen ve üstelik Milli Takım forması altında çok matah işler yapmışçasına "şu kadar milyon dolar prim verirseniz şu kadarı Van'daki depremzedelere" diyen, yani "kendim için istiyorsam namerdim, sırf depremzedeler için" diye yaklaşım gösteren sömürgenlerden bahsediyorum. Utandılar mı acaba? Hiç sanmıyorum!

Ha bir de olayı pornografiye vardıran yaklaşımlar söz konusu. Hadi popülizm diye olaya yaklaşanları anlarım, ki zaten yukarıda olayın aslını açıkladık, ama pornografiye vardırmak, hakarete vardırmak, alay etmek kabul edilir değil. Kendileri yapamadığı için mi, kıskandıkları için mi yoksa fanatizm mi bilinmez ama hoş değil! Burası Kapalı yakalamış:


Not: Yukarıda bahsettiğim gibi Galatasaraylı Eboue'ye yapılanlar ya da diğer şekliyle ırkçılık konusu / iddiası da maça damga vurdu ve hatta şu anda maçtan da öte bir hâl aldı. Bu konuya, bir sonraki yazıda ayrı bir şekilde değineceğim...

Not 2: Beşiktaşlıların hazırladığı ama İnönü'de açılamayan pankartı: N.Ç. Ağladığında


10 Ekim 2011 Pazartesi

Yıldırım Demirören: Beşiktaşlıları Utandıran Adam!!!

Yıldırım Demirören... Beşiktaş taraftarıyla, camiasıyla bir türlü yıldızı barışmayan Beşiktaş'ın başkanı. Nedenlerine gelince, saymakla bitmez. Şu bir gerçek ki Yıldırım Demirören (YD) ismini duyup da hakkında olumlu konuşan Beşiktaşlı sayısı azdır, giderek de azalmaktadır...


Şimdi bu konuda en başa gidelim... Serdar Bilgili, 1992 yılında Süleyman Seba yönetimindeki Beşiktaş Yönetim Kurulu'na seçildi ve böylece onun Beşiktaş'taki yöneticilik görevi başladı. 1992-98 yılları arasında Beşiktaş Yönetim Kurulu'nda görev yapan Bilgili, 2000 yılındaki başkanlık seçimini kazanarak kulübe başkan oldu. Daha önce kulüpte 6 sene gibi bir süre çeşitli görevlerde yöneticilik yapan Bilgili, başkanlığının ilk döneminde (2 yıl) pek fazla bir başarı gösteremedi. Buna rağmen 2002'deki seçimlerde oyların yarısından fazlasını alarak yeniden başkan seçildi. 2. dönemi gösterdi ki aslında başkanlığının ilk dönemi, başkanlık görevi açısından bir acemilik, bir altyapı dönemiydi, zira 2. dönemi çok farklı bir tablo içeriyordu. İlk dönemindeki başarısızlıklarından ders çıkaran, yanlışlarını gören ve de acemiliğini üstünden atan Serdar Bilgili iyi işler çıkartıyordu, üstelik bu dönemin Beşiktaş'ın 100. yılına denk gelmesi ise ayrı bir olaydı. Bu dönemde, öyle bir takım, öyle bir sistem kurulmuştur ki çeşitli branşlarda başarılı olmuştur Beşiktaş. Futbol takımına baktığımızda ise tüm sezon boyunca tek yenilgi alarak şampiyon olmuş, ertesi sezon ise ilk yarıyı kayıpsız atlatmıştır, ki bu 51 maçta 1 yenilgi anlamına geliyordu. 100. yıldaki (2002-2003 sezonu) güzel, etkili ve başarılı futbol uzun sürmedi, süremedi maalesef. 101. yılın ilk yarı sonunda en yakın rakibi Fenerbahçe'nin 11 puan önündeydi (Fenerbahçe'nin 1 maçı eksikti çünkü Çaykur Rizespor maçında çift sarıdan kırmızı çıkmayınca kural ihlalinden maç iptal olmuş ve 2. yarının başında yeniden oynatılmasına karar verilmişti), Avrupa'da da çeyrek finalin kapısından dönmüştü Beşiktaş ama operasyon uzakta değildi. Maraton programında Şansal Büyüka ve Erman Toroğlu "Beşiktaş'ın önünü kesmek gerek, yoksa bu ligin tadı kalmaz. Kimse sonucu belli olan ligi izlemez ve bu gidişle hepimiz aç kalacağız." türünde, görünürde espili ama gerçekçi yorumlar yapmıştı... 25 Ocak 2004'te İnönü'de oynanan, 2. yarının ilk maçı olan Beşiktaş-Samsunpor maçıyla operasyon başlamıştı. Bu maçta Cem Papila 5 kırmızı kart göstermiş ve Beşiktaş hükmen yenik sayılmıştı. Operasyon lig sonuna kadar devam etti. O maça kadar geride kalan 51 maçta 1 yenilgi alan takım, sonraki 17 maçta doğru dürüst, hele hele neredeyse 2 maç üst üste galibiyet alamıyordu. Sonuçta Fenerbahçe 11 puan geriden geldi ve açık farkla şampiyon oldu. Herkes Beşiktaş'ın olumsuz durumunu Samsunpor maçındaki 5 kırmızıya bağlıyordu ama bir operasyon olduğu gözümüzün içine sokarcasına ortadaydı...

YD'ye gelirsek... YD'nin o dönemdeki durumu ve yaptıkları da dikkate değerdir. Serdar Bilgili yönetimindeki kulüpte Futbol Şube Sorumluluğu görevinde bulunan ve 100. yıldaki şampiyon ekipte yer alan YD, 11 Kasım 2003 günlü açıklamasında istifayı düşünmediğini ve başkan Serdar Bilgili'ye bağlılığını bildirirken, 13 Kasım 2003 günü ise başkanlık için önünü açmak üzere (Tesisler Komitesi Başkanlığı ve Futbol Komitesi Üyeliği görevlerini yürüten yönetici ve aynı zamanda eniştesi olan (kız kardeşinin kocası) Kıvanç Oktay ile birlikte) istifasını sunmaktadır. Bu dikkate değerdir çünkü operasyon saha içinden önce kulüp içinde başlamış ve bunun için de YD seçilmiştir. Kulüp için 24 Nisan 2004 tarihi önemlidir zira o günkü Fenerbahçe maçında Beşiktaş tribünlerinden Başkan Serdar Bilgili'ye ve özellikle de kızına organize bir şekilde küfredilmiştir. Küfredenler de öyle sıradan insanlar değildir, localardan, kombine alanlardan ve VIP'ten küfür gelmiştir başkana ve kızına. Bu küfürlerin ise YD tarafından organize edildiği ve YD tarafından küfür ettirildiği iddiaları mevcuttur. Başkan Bilgili istifa kararı almış, bununla birlikte teknik direktör Lucescu da ayrılık kararı almıştır. Yaprak dökümü gerçekleşmekte, istifalar birer ikişer gelmekte, operasyon işlemektedir. (Türkiye benzer bir durumu daha önce, 2002'de, siyaset arenasında yaşamış ve o dönem iktidardaki DSP'den başını İsmail Cem'in çektiğ ekip istifa etmiş ve istifalar sonucu parti dağılmıştır. Her ne kadar parti halen varlığını devam ettirse de o gün, o dönem siyaseten rahmetli olmuştur.) 


Beşiktaş'ın onurlu, dürüst, temiz ve başarılı başkanı Serdar Bilgili ve yönetimi istifa etmiştir. Başta Divan Kurulu Başkanı Şeref Nasır olmak üzere Divan Kurulu üyeleri ve Beşiktaşlılar Serdar Bilgili'nin kulübün başından gitmemesini istediler ama olmadı. Seçim kararı alındı. Tarihler 6 Mayıs 2004'ü gösterirken bir isim başkanlığa adaylığını koydu. Sürpriz olmayacağı üzere bu isim: Yıldırım Demirören. 30 Mayıs 2004 tarihindeki seçimde Fikret Orman'ın 162 oy önünde seçimi kazanarak başkan seçilmiştir. (YD: 3272, Fikret Orman: 3110, Erol Kaynar: 218, Affan Keçeci: 210) Kulübün 32. başkanı olan YD ve asbaşkan olacak olan eniştesi Kıvanç Oktay 30 Mayıs 2004 tarihinde başa geçmiştir. Belki o dönem, 100. yıldaki şampiyonluğun ve o ekipte bulunmalarının hatırına Beşiktaşlılarca olumlu karşılandı YD'nin başkanlığı ancak ilerleyen süreçte bu olumlu durum yerini olumsuzluğa, pişmanlığa, üzüntüye, kızgınlığa ve hatta nefrete bıraktı.

YD'nin Başkanlık Serüveni

Yukarıdaki giriş kısmını uzun ve belki de gereksiz bulanlar olacaktır ama Beşiktaş'la ve YD ile ilgili bazı gerçekleri hatırlatmak ve yazının geri kalanının da altyapısını oluşturmak için koydum. Neyse... 2004'te YD'nin başkan olmasıyla adeta tamamlandı operasyon. YD'nin başkanlığı sonrası nedense hiç gündeme gelmedi, araştırılmadı 2003-2004 sezonunda yapılan operasyon, Beşiktaş'ın şampiyonluğunun elden gitmesi. Ancak sorumlusunun başta olduğu düşünülünce bunun neden yapılmadığı da anlaşılıyor. İlginçtir, baş sorumlu YD 29 Mart 2005'te, TBMM Araştırma Komisyonu'na bilgi veriyor ve "kaçan şampiyonluğun araştırılmasını" istiyor. İstiyor istemesine ama ne kendisi kılını kıpırdatıyor bu konuda ne araştırma yapıp peşine düşüyor ne de komisyonu zorluyor. Futbol terimiyle tribünlere oynuyor. Yine bu dönemde ilginç bir şekilde, 18 Kasım 2005'te istifa edeceğini ve başkanlığını bırakacağını açıklayan YD, aynen Serdar Bilgili döneminde yaptığı gibi çark ederek, sadece 2 gün sonra, 20 Kasım 2005'te vazgeçtiğini ve Ocak 2007'ye kadar kalmaya karar verdiğini açıkladı.


Serdar Bilgili'nin saat gibi işleyen kaliteli ekibi yavaş yavaş bozuldu. Üstüne üstlük "parayla saadet" olacağını düşünen ve "neyse parası veririz" mantığıyla hareket eden bir ekip ve anlayış oluştu Beşiktaş'ta. Hesapsız ve isabetsiz yapılan transferler, kontrolsüz harcanan paralar, gereğinden fazla ödenen transfer ücretleri ve tazminatlar damgasını vurdu. Mesela bir türlü istikrarı yakalayamayan ve istenen başarıyı sağlayaman Jean Tigana'nın tazminatı yüzünden gönderilememesi, CAS'ın verdiği Vicente Del Bosque ve yardımcılarına tazminat ödenmesi kararını örnek verebiliriz. Transferde ise düşüncesizce ve gereksizce yapılan transferleri örnek verebiliriz. Ancak bu transferler içinde birisi var ki ona değinmeden edemeyiz: Tabata transferi. Tabata'yı 8 milyon Euro'ya Gaziantepsor'dan transfer etti ve şu ana kadarki en pahalı transfer konumunda. Bu transfer haklı olarak çok eleştirildi ve sonuç ortada! Tabata şu anda Beşiktaş'ta yok...

YD, Beşiktaşlılarca "ne zaman gidecek" diye gözünün içine bakılan bir isim. Kulübün karanlık ismi Sinan Engin varken gitmesi gereken kişi sayısı 2 olarak görülüyordu, o istifa edince "kaldı 1" denildi.  Mustafa Denizli geldi bu sayı 2'ye çıktı, o gitti tekrar 1'e düştü. Ne yazık ki bu sayı hiç 0 olmadı!


Bir dönem eski Fenerbahçelileri toplayan YD'yi bugün "Guti, Quaresma gibi dünya yıldızlarını getiriyor" diye sevenler, övenler olabilir ama ortada kalıcı bir başarı olmadıktan sonra yıldızları getirmenin anlamı yok. Üstelik Metin, Ali, Feyyaz, Rıza, Recep, Mutlu gibi adamlar bulamadıktan, yetiştiremedikten sonra yıldızları getirmek ancak günü kurtarmak, tribünlere oynamak ve gereksiz transfer harcamalarına girmektir.

Bugün kulübe baktığımızda, kulüp YD'nin elinde adeta Milangazspor'a dönmüş vaziyettedir. Kulübün 25 Eylül 2011'deki Divan Kurulu Toplantısı'nda yapılan açıklamaya göre 30 Haziran 2011 itibariyle toplam borç 357 milyon lira iken YD'ye olan borç 85 milyon liradır. Yani borcun 4'te 1'i YD'yedir, üstelik yeni transferler ve harcamalar yani 30 Haziran sonrası dahil değildir bu tabloya.

Bugün YD Beşiktaş için "atsan atılmaz satsan satılmaz" bir duruma gelmiştir. Kulübün YD'ye olan borcu bu konuda en önemli etkendir. Bu konuyla ilgili olarak YD'nin 8 Ocak 2010 tarihli "Seçimi kaybedersem paramı alırım. Hele hele seçilen kişi kötü niyetliyse kongrenin ertesi günü alırım." şeklinde beyanatı da mevcuttur. Bu demektir ki kulüp tamamen YD'nin şahsına ve keyfine endeksli hâldedir. Buradaki "kötü niyet"ten kastın ne olduğu ise tamamen YD'nin kendi şahsî ve keyfî kanaatine bırakılmıştır.

Şike Operasyonu

Kuşkusuz, Türk Futbolu için 3 Temmuz 2011 tarihi önemli bir tarih çünkü bu tarihte şike operasyonu başlatılmıştır. Şunu kabul edelim ki operasyon özelde Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım endekslidir ama Beşiktaş da Serdal Adalı, Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş ile birlikte buna dahil edilmiştir. Bu konuda bazı şeylere ilerleyen yazılarda değinmeyi düşünüyorum. Bunun dışında, konuyla ilgili bazı hususlara bir önceki yazımda değindiğim için burada tekrar değinmeyip işin Beşiktaş kısmına değineceğim kısaca. 

13 Temmuz 2011 günü Beşiktaş'tan Asbaşkan Serdal Adalı, Teknik direktör Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyespor'dan futbolcular İbrahim Akın ve İskender Alın tutuklandı. Bu tutuklamanın gerekçesi ise 2010-2011 sezonu Türkiye Kupası finalinde yapılan şike olarak ifade edildi. Bu durumun ortaya çıkmasıyla birlikte Beşiktaş taraftarı adeta organize olmuş bir şekilde "eğer böyle bir şey varsa biz bu kupayı istemiyoruz", "eğer şike varsa, pislik varsa bizi düşürün" şeklinde YD'nin vurguladığı ama bir türlü gösteremediği "Beşiktaşlı duruşu"nu gösteriyordu. Çok açık ve net olarak Beşiktaşlılar bunu sahiplenmiyor ve eğer pislik varsa kupanın iadesini ve hatta bir alt lige düşürülmeyi istiyorlardı. Fenerbahçelilerin "ligin marka değeri", "Fenerbahçe'nin önemi" gibi yaklaşımlarına karşın Beşiktaşlıların bu duruşu çok dikkat çekti ve takdir topladı. Öyle ki, Beşiktaşlı olmayanlar bile çok takdir ettiklerini ve "Beşiktaşlı duruşu dedikleri sanırım bu." şeklinde yorumlarını beyan ediyordu. Bu durum daha sonra Çarşı'nın meşhur manifestosuna yansıdı ve ardından da gelen tepki ve talepler üzerine YD, "aklanana kadar" 2010-2011 Türkiye Kupası'nı federasyona iade etti.


YD'nin kupayı iadesinin getirdiği bazı hususlar ya da soru işaretleri var, bunu belirtmem gerek. YD burada Beşiktaşlıların sesine kulak vererek kupayı iade etmiştir. Tabiî burada şunları sormak gerek:

1- YD'nin kupayı iadesi gerçekten takdir edilecek, örnek alınacak bir davranış mıdır?
2- YD'nin kupayı iadesi kuşkusuz alkışlanacak bir husustur ancak kupayı iadesine rağmen getirisi olan UEFA'ya katılmıştır. Bu sebeple, kupayı iadesi tribünlere oynanan bir oyun mudur, bir dalavere midir, ucuz kahramanlık mıdır?
3- Beşiktaş adına YD, kupayı iade ederken aynı operasyonda şaibeli olan Fenerbahçe, Beşiktaş'ın yaptığını yapmayarak 2010-2011 Türkiye Ligi Şampiyonluk Kupası'nı iade etmemiştir. Bu durumda, Fenerbahçe'nin kupayı iade etmediği bir durumda Beşiktaş'ın ve YD'nin kupayı iadesi, en hafif tabirle saflık mıdır?

Bu soruları sormak gerekir. Kuşkusuz bunlardan saflık diyen de çıkacaktır, ucuz kahramanlık diyen de, takdir edilecek bir davranış diyen de. İlginçtir, kim ne derse desin, bu hususta herkes kendi açısından haklıdır.

Şike operasyonunda ilerleyen süreçte YD'nin tutumu ve davranışları ilginçtir. Öncelikle şunu belirtmem gerekir, teknik direktörü, yöneticisi, vs. şikeye, şaibeye karışıyorsa ya da en azından bu konuda iddialar varsa, en azından kulüp başkanı olarak YD'nin de ifadesi alınmalıydı, ancak ilginçtir bu aşamada hiçbir şekilde YD'nin ifadesine başvurulmamıştır. YD, bu süreçte içerideki Beşiktaşlıları savunacağı yerde onları dışlamış, TFF'ye, TFF'nin gizli patronu Digiturk ve Lig TV'ye ve de mevcut siyasi iktidara yaranma ve hatta yalakalık yoluna gitmiştir. Bu hususta, kendisi ve Aziz Yıldırım'ın yerine başkan seçildiği Kulüpler Birliği'nin, yayıncı kuruluş Lig TV'nin açıkça isteği ve direktifi olan "play-off sistemini" savunması dikkate değerdir. (Lig TV, play-off maçlarını ayrı paket hâlinde satacağını açıklamıştır!) Beşiktaş Başkanlığı'nın yanı sıra artık Kulüpler Birliği Başkanlığı unvanları da bulunan YD'ye bu unvanlar yetmemiş olacak ki Digiturk'un fahri dekoder satış-pazarlama elemanlığı görevini ve unvanını da üstlenmiştir. Bu hususta, 24 Ağustos 2011 tarihinde yaptığı şu açıklama dikkate değerdir (Bu işin ayrıntılarını Noat Samisa çok güzel açıklamış. Okumanızı öneririm):

''...Futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş olan futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin de birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır; herkesin dekoder alarak kulübüne sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.''

Yıldırım Demirören - 24 Ağustos 2011


Siyasî İktidarla İlişkiler ve Bardağı Taşıran Son Damla: Taziye Mesajı

Gelelim zurnanın zırt dediği, bu yazının yazılmasına ve başlığın atılmasına sebep olan kısma... Bu kısımda şunu belirtmeyi uygun görüyorum: Burada siyasî iktidar derken tabiî ki mevcut AKP iktidarını kast ediyorum. Eğer AKP iktidarı yerine başka bir iktidar ya da YD yerine başka bir başkan ve yönetim olsaydı gene de aynı şekilde eleştirilerimi belirtirdim...

YD'nin siyasî iktidarla ilişkisi hiçbir zaman kötü olmamıştır, YD de hep iyi ve diri tutmak için çabalamıştır. Bunun sebebi Beşiktaş için stad projesi olduğu kadar YD'nin şahsî işleri ve iş dünyasındaki konumuyla da ilgilidir. YD bu hususta, sırf iktidara yaranmak ve iktidar ilişkileri için bir ara eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun oğlu Murat Aksu'yu yönetime almış ve ona 2. Başkanlık görevini vermiştir. Sonradan Murat Aksu ile anlaşamamışlar ve Murat Aksu ayrılmıştır, o ayrı konu...


YD'nin yaptığı son hareket ise bardağı taşıran son nokta olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın annesinin vefatı dolayısıyla, Beşiktaş adına kulübün resmî sitesinden taziye mesajı taraflı tarafsız herkesin dikkatini çekmiş, "Demirören ne yapıyor" ve "yalakalığın bu kadarına da pes" dedirtmiştir:

Kıymetli Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın annesi Tenzile Erdoğan'ın vefatı beni, ailemi ve camiamızı derinden üzmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti'nin muasır medeniyetler seviyesine yükselmesi hedefinde büyük işler başaran, son yılların en büyük ekonomik yükselişinin mimarı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı bizlere armağan eden, vefakâr annelerimizden Tenzile Erdoğan'a Allah'tan rahmet, Erdoğan ailesine ve yakınlarına başsağlığı dilerim.

Yıldırım Demirören
Beşiktaş JK Yönetim Kurulu Başkanı

"Ne muasır medeniyeti, ne ekonomik yükselişi!" gibi konulara girmeyeceğim burada ama böyle bir taziye olmaz. "Taziye mesajı yayınlamasın mı, yayınlayamaz mı?" diye soran çıkabilir. Yayınlar, yayınlayabilir tabiî. Burada söz konusu olan yayınlaması değil, içeriği. Eğer normal bir taziye mesajı olsaydı, yani yalakalık kısımları olmasaydı kimse bir şey demezdi, diyemezdi. Ha eğer YD ille de böyle bir taziye yayınlamak istiyorsa bunu şahsı adına, ailesi adına, o da olmadı şirketi adına yayınlayabilirdi ama Beşiktaş adına kabul edilebilir değil bu. Beşiktaş YD'nin malı ya da çiftliği değil, kendi işleri ve keyfî işleri için kullanabileceği bir yer değil...  

YD'nin taziyeden öte her şey içeren taziye mesajı çok tartışıldı ve haklı olarak da çok eleştirildi, eleştiriliyor sözlüklerde, forumlarda, bloglarda ve Beşiktaş sitelerinde. Herkes kendince fikrini, yorumunu, tepkisini belirtiyor, hatta "Ortadoğu'nun Sultanı gibi ifadeler yok" diye dalga geçiliyor ya da "8-0'lık Liverpool yenilgisi bile bu kadar utandırmamıştı." şeklinde yorumlar yapılıyor ama bu konuda Burası Kapalı Ailesi'nin, benim de altına imzamı atabileceğim, cevap niteliğinde bir mesajı var ki yayınlamadan geçemeyeceğim:

Kıymetsiz Başkanımız Yıldırım Demirören yüzünden Beşiktaş ilkelerinin vefat etmesi, Burası Kapalı ailesini ve camiamızı derinden üzmüştür.

Beşiktaş Kulübünün mahalli ruhunu görmezden gelerek camiayı vahşi kapitalizmin adeta esiri haline getiren, saçma sapan transferlere cebinden saçtığı milyon dolarla kulübü borç bağımlısı haline getiren, kulübümüzün ahlaki değerlerine tarihin en büyük çöküşünü yaşatan, şike ve teşvik primi cezaları hafiflesin diye Kulüpler Birliği Başkanı sıfatıyla Bakanlık kapılarını aşındıran, iktidarda olan bir siyasi lidere yaranmak için şahsi acı ve kayıplarını kullanmakta beis görmeyen ve bu sömürüye Beşiktaş resmi internet sitesini ve camiasını alet etmekten çekinmeyen Yıldırım Demirören sebebiyle hakkın rahmetine uğurladığımız koca çınar Beşiktaş asaletine, tarafsızlığına, dürüstlüğüne, kimsenin adamı olmama vasfına Allah’tan rahmet ve büyük Beşiktaş taraftarına başsağlığı dileriz.

Saygılarımızla,

BURASI KAPALI AİLESİ


Burası Kapalı Ailesi'nin yayınladığı mesajın bir benzeri de Önce Beşiktaş tarafından yayınlandı hem resim (yukarıdaki) hem de yazılı olarak:

Başkan yine abarttı!

Başbakanımızın annesinin vefatı üzerine kulübümüzün resmi sitesinden başkanımız adına yayınlanan başsağlığı mesajı amacını aşıp siyasi propagandaya dönüşmesini hayretler içinde okuduk.

Beşiktaş JK hiçbir siyasi düşünceye hizmet etmeyip her düşünce ve görüşe eşit mesafede olması gerekirken başkanımızın bunu hiçe saymasını kendini öne çıkarmasını tarihimize kara leke olarak yazdık.

YD'yi artık tanıyamıyoruz. Nerede o 100. yılımızdaki YD, nerede bugünkü YD! Şu anki hâli açıkça utandırmaktadır, yerin dibine sokmaktadır, yalakalıkta sınır tanımamaktadır. YD'nin derdi artık Beşiktaş değil, derdi kendisi, ailesi ve cebi... Ancak şunu belirtmem gerekir ki eğer olur da başkanlığı bırakırsa AKP milletvekilliği hazır gibi görünüyor ya da en azından onun altyapısını yapıyor. Ayrıca ihaleler ve de iş hayatındaki çeşitli iş ve girişimleri için de koruma kalkanını hazırlamış bulunuyor... Beşiktaş'ta birçok yönetici, teknik ekip geldi geçti ama YD'nin kendisi bir türlü gidemedi!!!

Son olarak şunu demek istiyorum: Beşiktaş'ta YD bir türlü gitmedi, gidemedi. Galatasaray, Adnan Polat faciası yaşadı ve kurtuldu. Şu anki başkan Ünal Aysal'ın bu konulardaki durumunu tam bilmediğimden o konuda bir şey diyemem ama Fenerbahçelilere başkanları Aziz Yıldırım'a sahip çıkmalarını öneriyorum. Aziz Yıldırım iyidir kötüdür o ayrı bir konu ama eğer YD ya da Adnan Polat türü bir başkan istemiyorlarsa başkanlarına sahip çıksınlar çünkü Fenerbahçe'de de bu türde bir başkan ve yönetimin olması çabası var.

Not: YD'nin icraatlerine ve açıklamalarına ayrıntılı bir şekilde BJK Online'dan, Donanım Haber Forumundan ulaşabilirsiniz.

Not 2: Kuşkusuz ölüm, yüzü soğuk bir kavram. Hiç sevmediği bir kişinin ölüm haberinde bile insanın içini burukluk kaplıyor, ister istemez bir hüzün kaplıyor... Ben de, her ne kadar kendisinin muhalifi olsam da, yalakalıktan uzak ve samimi bir şekilde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a başsağlığı diliyor, annesi Tenzile  Erdoğan'a da Allah'tan rahmet diliyorum... Her ne kadar yeri olmasa da bu cenaze vesilesiyle başbakanın, hürriyetlerinden yoksun bıraktığı insanların ve ailelerinin, bir türlü cenazelerine gitmediği ve görüşmek için de randevu vermediği şehitlerin ailelerinin durumlarını anlamasını umuyorum. Yine bu sebeple "ananı da al git" lafını düşündü mü merak ediyorum. Toparlarsak aslında dünyanın fani, hayatın ve gereksiz mücadelelerin yalan, kralın aslında çıplak olduğunun farkına varmasını umuyorum.

Not 3: Aslında ilk başta yazının başlığını "Yıldırım Demirören: Nam-ı Diğer Bay Yalaka!" koymuştum. Sonra ise bunun ağır olduğunu düşündüm ve değiştirmeyi uygun buldum.

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...