Sorun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sorun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2012 Pazar

Live Security Platinum Kaldırma (Silme)

Geçenlerde internette gezinirken firefox bir an kilitlendi, birkaç saniye öyle kilitli kaldı ve sonrasında ise bir sürpriz ile döndü: Live Security Platinum. Java çalışmaya başladı, benim yüklemediğim ve hatta bilgisayarımda dahi olmayan bu program bilgisayarıma yüklenmiş şekilde tarama yapmaya başladı ve sonrasında tam 38 tane trojan, rootkit, solucan (worm), vs. buldu! Keylogger bile buldu hatta! İnsanı korkutan, "bilgisayarın çok kötü durumda" mesajı veren bir program bu...


Live Security Platinum programı (aslında kendisine program yerine virüs desek daha doğru olur), virüs programlarının klasik yöntemini daha da şiddetli şekilde uygulayarak insanı korkutan, bilgisayarı çok kötü durumda gösteren ve hemen müdahale edilmesi gerektiğini belirten bir program. Müdahale için ise sizin o programı almanızı, yani kısaca paranızı istiyor. "Olsun ben böyle devam edeyim, mevcut virüs programıyla taratır hallederim." diyemiyorsunuz çünkü program kendisini sistem dosyalarına kopyalıyor ve Windows'un açılmasıyla birlikte hemen harekete geçiyor, virüs var diye sizin hiçbir şey yapmanıza izin vermiyor, kısaca sizin bilgisayarı kullanmanıza izin vermiyor. İşin diğer boyutu da sizin programı kapatmanızı ve ayarlarını değiştirmenizi de engelliyor.

Peki bu sorun nasıl aşılır? 3 şekilde:

  1. Programa inanıp para yatırarak
  2. Format atarak
  3. Programı engelleyerek, kaldırarak

İlk durumda, programı yazan programcıları yani dolandırıcıları zengin eder, anti-virüs programı olmayan, bilfiil kendisi virüs olan bu ajan programla yani virüsle koyun koyuna yaşarsınız... 2. durumda ise gereksiz bir şekilde bilgisayarınızı sıfırlarsınız... O yüzden gelin 3. seçeneğe bakalım...

Çözüm


  1. Çözüm için öncelikle bu programın suyuna gitmemiz gerekiyor... Şu kodu sağ üstteki Registration kısmına giriyoruz: AA39754E-715219CE
  2. Şimdi programı "para vermeden" aktif yaptık. Şu anda programın bilgisayara hakimiyetini tam olmasa da önemli bir şekilde engelledik. Artık internete bağlanabilir, istediğimiz programı çalıştırabiliriz.
  3. Buradan Registry Fix'i indirip açıyoruz, uyarılarına evet diyoruz.
  4. Buradan Malwarebytes Anti-Malware programını indirerek bilgisayara kuruyoruz. Kurulumdan sonra bilgisayarı taratıyoruz ve bulduğu virüsleri, vs. siliyoruz.
  5. Live Security Platinum'u program ekle/kaldır'dan veya varsa Your Uninstaller, vb. kaldırma programlarıyla bilgisayardan kaldırıyoruz. (Program silinemiyor veya hâlâ sistemde gözüküyorsa Hitman Pro'yu indirip sorunu çözüyoruz.)
  6. Live Security Platinum'u bilgisayardan defettikten sonra CCleaner ile bilgisayarın registry girdilerini taratıyoruz.

Geçmiş olsun...

17 Ocak 2012 Salı

Fatura

Yaşamda hiçbir şey bedava değildir. Her şeyin bir "Fatura"sı vardır. Bir gün mutlaka bedelini ödersiniz. Şöyle ya da böyle, erken ya da geç ama mutlaka ödersiniz... 


Doktor bulamayıp, hastane kapısında ağlaşan köylüler, aslında yıllarca şarlatanları alkışlamanın "Fatura"sını ödediklerini nereden bilecekler? Değişik bir "Fatura"dır bu. Kimi zaman "gözyaşı"dır. İnsanlar dizlerine vurduklarında, yıllardır kötü tercihlerinin ve suskunluklarının faturasını ödediklerini bilmezler. "Fatura" er-geç gelir.

Kimi zaman "Fatura" işsizliktir, kimi zaman açlık oluverir. Kimi zaman gelmeyen ambulanstır. Kimi zaman yarı fiyatına giden alın teri. Kimi zaman ucuz ekmek fırınının önünde alaca karanlıkta beklemek olur "Fatura"...

Demokrasi bir fatura sistemidir. "Fatura" öyle eve gelmez. Önünüze, "Oy verdiğiniz, alkışladığınız, zıpladığınız o sahtekar politikacılar yüzünden şahsınıza tahakkuk eden miktar şu kadardır." diye kağıt koymazlar ama "Fatura" gelir.

Bir gün, emekli maaşı kuyruğunda beklemekten ayaklarınız ağrıdığında işte o "Fatura"dır. İş bulamayan çocuğunuz sızlandığında "Fatura", "Seni boşuna mı okuttum?" diye bir acı cümle olmuştur... Kimi zaman "Fatura", akmayan su, kesilen elektriktir. Kimi zaman çirkin, kirli, havasız, pis, beton yığını bir kentte yaşama mahkûmiyeti... 


"Fatura" mutlaka gelir... Size "Öde" demezler. Kendiniz ödersiniz. Unutmamalısınız: O acılar, o gözyaşları, o mutsuzluk, o kahır, o iç çekmeler, o çıkmaz, o umutsuzluk, birer "Fatura"dır... Ve bir gün; bir yabancı havaalanında, ya bir turistik kıyı kentinde ya da ayaklarınızı uzatıp izlediğiniz televizyonda, size laik, çağdaş, özgür bir ülkenin vatandaşı gibi değil... Bir İran mollası, bir Suudi Arap, bir kimliksiz üçüncü dünya ülkesi vatandaşı gibi davranırlarsa ve yüreğinizde bir acı hissederseniz... Bu günlerin "Fatura"sıdır.

"Fatura"sız olmaz...  Yaşamda hiçbir şey BEDAVA değildir.

İnanmayanlar görüyorlar ama farkında değildirler. Bazen okulda, lisede, üniversitede, kursta dalga geçmek, evde boş zaman geçirmek, tembellik etmek, oyun oynamak, film seyretmek tatlı gelir. Ama unutmamak lazım;  arkadan ve gecikmeden "Fatura" da gelir. Üniversiteye giremeyerek, kötü bir yer kazanarak, iyi bir iş bulamayarak, daha az para kazanarak, kötü bir işte çalışmak zorunda kalarak ve daha niceleri... İşte, bunların hepsi "Fatura"dır.

Farkında olmadan ödersiniz. Göz yaşlarınız akar, ama  içinize  akar. Fatura kesilmiştir, geri dönüş yoktur. Siz daha alt bir sınıf, daha az bir kazanç, daha zor işler yapmanın "Fatura"sını ödersiniz. Belki de yaşam boyu böyle kalır. Ama ne var ki, tercih sizin, kimsenin yapacağı  bir şey yoktur. Akılsızlığın "Fatura"sını gönüllü ödemeyi siz istediniz. Göz yaşlarınız içinize akar, akar, akar, durmadan akar ama sesinizi artık kimse duymaz. Anneniz, babanız, kardeşiniz, akrabalarınız bile... Tren kaçmıştır, "Fatura" kesilmiştir. Size ödetirler. Hem de bazen yaşam boyu...


Not: Bu yazı, geçtiğimiz günlerde, e-posta ile geldi şahsıma. Yazarı belli değil... Belki, internette daha önceden, çeşitli yerlerde paylaşılmıştır, bilmiyorum... Ben, yazıyı beğendiğim ve çok anlamlı bir yazı olduğu için paylaşmak istedim...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Kelimeler Düğümleniyor Boğazımda

Ülke olarak, halk olarak çok zor zamanlardan geçiyoruz. Ne desem, ne yazsam bilemiyorum. Aşağı yukarı son 2 haftadır ülke olarak gündemden gündeme geçiyoruz. Daha 2 hafta önce gündem Deniz Feneri ve Beşir Atalay bağlantısı idi. Arkasından ÖTV zamları geldi. Tam onu konuşurken 24 şehitle beynimizden vurulmuşa döndük. O hengamede Deniz Feneri sanıkları serbest bırakıldı, nice başka şeyler de şehitlere kilitlenmişken yapılıverdi. Bunlar yetmemiş gibi de Van 7.2 ile sarsıldı dün (23 Ekim 2011) saat 13.41'de. 

Eğer Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız olaylar çok hızlı gelişir. Sabah olmuş bir olay akşama eski bir olay gibi gelebilir, bir gün öncesinde olmuş bir olay, bir gün sonrasında sanki üzerinden 1 yıl geçmiş gibi tarihî bir hâl alabilir.

Daha önceden yazdığım bir yazıda aynen böyle yazmıştım. Yukarıdaki paragrafta yer alan, sadece son 2 haftada yaşadığımız olaylar bunu göstermiyor mu? Her bir olay, her bir gündem maddesi, hakkında ayrı ayrı  ve uzun uzun konuşulacak, yazılacak konular. Yine Türkiye gibi gündemin hızlı değiştiği, yeni gündem maddesinde eskisinin hemen unutulduğu bir ortamda, yukarıdaki gündemlerden hangisini yazmaya niyetlendiysem hep bir sonraki olay meydana geldi, yazının konusu da gündemle birlikte değişmek zorunda kaldı. Bu vesileyle, son gündem olan deprem faciası ile başlayıp yukarıda bahsettiğim konularda geriye doğru gitmeyi düşünüyorum.

23.10.2011 - 13.41 - Van 7.2

Çok değil, daha 5 gün önce (19 Ekim) büyük bir facia yaşamıştık, Hakkari'de 24 şehit verilmişti. Ondan bir gün önce ise Bitlis Güroymak'ta 8 şehit vardı. (Sonradan yaralıların da vefat etmesiyle sayı 10'a çıktı.) Gündem, şehitlerdi, terördü, askerdi. Konuyla ilgili şeylerdi ama sanırım bu facialar yetmemiş olacak ki daha büyük bir facia meydana geldi: Deprem!



Deprem konusunda ne yazsam, ne söylesem faydasız. Şunu baştan belirteyim, deprem konusunda akademik / bilimsel bilgilere sahip değilim, onun da ötesinde büyük bir deprem yaşamadım. (1999 Gölcük ve Düzce depremlerinde Almanya'daydım.) O yüzden, dikkat ederek yazmaya çalışacağım... Yine şunu da belirtmeyi uygun görüyorum: Hayatımda Van'a gitmedim hiç, yani şehir olarak Van'ın bende ve ailemde öyle özel bir yeri yok. Sadece, öğretmen olan eski ev arkadaşım askerlik görevini "öğretmen asker" olarak Van'da yaptı, üniversitede lisans eğitimim sırasında da Vanlı olan 2 arkadaşım vardı. Hepsi bu...


Daha dün sabah yani deprem sabahı Radikal Gazetesi, Van'ı ve Van Gölü'nü "Asıl afet devletmiş" başlığıyla manşete taşımıştı. "Afet, devleti vurmaz" başlığıyla verdiği haberde aynen şöyle diyordu: "Van Gölü kıyısındaki 6 mahalle 'sular yükseliyor' diyerek afet bölgesi ilan edildi. Vatandaş taşındı. Ardından buralara kamu binaları yapıldı." Kaderin cilvesi mi desek bilmiyorum, bu haberi gördüğüm ve okuduğum dakikalarda deprem oldu Van'da.

Haber internete bomba gibi düştü ve dün öğle vakitlerinden itibaren tek gündem, konuşulan, tartışılan tek şey deprem... 2 paragraf üstte belirttiğim gibi deprem konusunun bilimselliğine girmeyeceğim ama "benim de diyeceklerim var" babında bir şeyler ifade etmeye çalışacağım...

Yardım

Önce yardım konusuna girelim. Yardımlarınızı şu şekilde yapabilirsiniz:

  • 2868'e boş mesaj göndererek (Kızılay - 5 TL) 
  • AKUT yazıp 2930'a göndererek (AKUT - 5 TL)

    Hiçbir şey yap(a)masanız da mesajlar ile maddî yardım yapabilirsiniz. Burada şu uyarıyı yapmak gerekiyor; maddî yardımlarınızı sadece Kızılay ve AKUT ile yapın, onun dışında kimseye / hiçbir kuruma bulaşmayın, onların dışında hiçbir kurumla para göndermeyin. Sahtekârlara, sömürücülere karşı uyanık olalım. Bu konuda, dünden beri çok güzel bir hareket ve AKUT ve Kızılay dışında kimseyle para gönderilmemesi konusunda güzel bir kampanya var... İlerleyen gün ve haftalarda, çeşitli kişi ve kuruluşlar, bu depremi fırsat bilerek yardım adı altında para toplayacaktır, camilerde para toplanacaktır. Aman diyorum, bilmediğimiz, güvenmediğimiz, yerine ulaştıracağı konusunda emin olmadığımız kişi ve kurumlar aracılığıyla para yardımında bulunmayalım, AKUT ve Kızılay'dan şaşmayalım.


    Yardım demişken, AKUT ve Kızılay ilk andan itibaren güzel bir şekilde çalışıyor, halk da yardım ediyor. Ancak konu Somali, Libya, Filistin, vs. olunca harekete geçen kişi ve kuruluşlar, konu ülkemiz ve halkımız olunca her zamanki gibi sessiz, hiçbirinin sesi çıkmıyor, çıkmadı şu ana kadar. Neredeler acaba? Adlarını anmak istemediğim derneklerin kimisi bu depremi halen görmedi, kimisi de sessiz ve cılız bir şekilde bu faciaya yer veriyor. Bu şekilde, yardımseverlikleri, vatanseverlikleri ve samimiyetleri de sınanmış oluyor!

    Para yardımları dışında malzeme yardımı da yapabilirsiniz. Bu konuda yine güvendiğiniz kişi ve kurumlar ile yollayın eşyalarınızı ve "güvenilirse" yerel yönetimleriniz aracılığıyla yapın. Van Depremi ile ilgili kurulan http://vandepremi.com/ sitesinde ihtiyaç duyulan malzemeler ile il il yardımların toplanma merkezi belirtilmiş. Malzeme yardımında, paketin üzerine, içinde ne olduğunu yazdığınız takdirde tasnifi ve dağıtımı hızlanacaktır. Malzeme yardımını 2 şekilde yapabilirsiniz:

    • http://vandepremi.com/ sitesindeki toplama merkezleri ile (yerel yönetimler). 
    • Bireysel olarak... Bunun için, kargo şirketleri (Yurtiçi, MNG, PTT, Sürat, Aras Kargo) veya Van'a giden otobüs şirketleri (Bitlis Taç, Van Gölü, Best Van, Van Gölü Turizm) ile yardımlarınızı ücretsiz olarak gönderebilirsiniz. Bunun için gerekli adres: Van Merkez Belediye Garajı Kriz Masası.

      Deprem ve Türkiye

      Türkiye olarak deprem kuşağında olan bir ülke olduğumuzu hiçbir zaman unutmamalıyız. Unutmamalıyız ama maalesef hep olunca aklımıza geliyor deprem ve depremden sonra gene kulağımızın üstüne yatıyoruz, ki ancak bir sonraki depremde uyanıyoruz yeniden. Bu maalesef ülkemizin deprem gerçeği ve bir gerçek daha var ki şimdi, bilgili-bilgisiz herkes deprem uzmanı, deprem yorumcusu kesilir. Tabiî bir de bu depremin magazin kısmı olacak maalesef.


      17 Ağustos 1999 depremine dair söylenen bir söz vardı "7.4 yetmedi  mi?" diye. (Yeni Asya Gazetesi'nin "İlahi İkaz" karikatürü ile benzer yorum bu deprem için de yapıldı.) Her ne kadar o sözü söyleyenler ile benim söylemem arasındaki sebepler farklı olsa da ben de aynı şeyi söylüyorum: "7.4 yetmedi mi?" Hatta ekliyorum: "7.2 de mi yetmedi?" Deprem için ne zaman önlem alacağız, deprem gerçeğini ne zaman öğreneceğiz? Ne zaman düzgün binalar yapacağız, ne zaman halk olarak deprem konusunda bilgi sahibi olacağız? Tamam, depremi önleyemeyiz ama sonuçları için ne zaman "neden?" diye soracağız? Japonya aynı şiddette ve hatta daha şiddetli depremlerde yay gibi sallanıyor ama maaşallah adamlarda hiçbir şey olmuyor. Ne doğru dürüst bir bina hasarı ne de doğru düzgün bir can kaybı. Halbuki bizde biraz şiddetli bir depremde her yer dümdüz oluyor, ki bu sadece Van için değil İstanbul, İzmir dahil her ilimiz için geçerli. Maalesef hiçbir ilimiz depreme tam olarak hazır değil, herhangi bir ilde yaşanacak bir deprem benzer facialara yol açacaktır. Ölü sayısından bahsetmiyorum bile. Bu 7.2'lik depremde bile (yüzeye yakın olduğu için hissedilen 9) şu anda ölü sayısı 300'e yaklaştı (an itibariyle 279 ve bunların 22'si öğretmen) ve 1000'i bulması ve hatta geçmesi bekleniyor, ek olarak da binlerce yaralı. Bu konuda, depremin gündüz olması ile avunmaya çalışıyoruz.

      Devam ediyorum sorularıma... Kaçımız deprem anında ne yapılacağını biliyoruz ve yine kaçımız enkaz altında kaldığımız anda ne yapacağımızı biliyoruz? Kaçımız enkaz kaldırma ve kurtarma faaliyetlerini, ilk yardımı biliyor? Ne zaman bu ülkede okullara "doğal afetler ve ilk yardım" dersi (sadece deprem değil) konulacak? (Bu ders hem doğal afetleri ve hem de sadece afetler için değil genelde ilk yardım konusunu içermeli. Ek olarak sınıflardan bağımsız olarak, ilkokuldan itibaren lise bitene kadar her sene konmalı.)

      Depremlerin sonucu için herkeste suç var. Uğraşmak istemeyen ve "Benim belediyede adamım var." diyerek torpil arayan ev sahipleri ve müteahhitlerde, işini düzgün yapmayıp 3 kuruşluk rüşvete tav olup "olur" veren görevlilerde, ev alırken gerek binanın zeminin nasıl olduğunu ve gerekse de binanın depreme dayanıklılığını araştırmayan insanlarda ve de bu konularda hiçbir şey yapmayan devlette suç var. Hükümetin gayrıresmî müteahhidi Ali Ağaoğlu "zamanında inşaatları deniz kumundan yapardık" açıklamasını yapıyor ama ilginçtir devlet de halk da hiçbir şey yapmıyor:

      "Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır."

      Ortada bir itiraf var. Bir mütehhit yaptığı binaları, nasıl zengin olduğunu ve vurdumduymazlığı itiraf ediyor bu açıklamayla. Buna rağmen bir tepki, hakkında bir işlem yok, tam tersine inşaatlarına devam ediyor, ilgi görüyor. Bu açıklama ve vurdumduymazlıktan sonra kimse kalkıp da şu kadar kişi öldü, şu kadar kişi yaralandı diye gözyaşı dökmesin.

      Bu devlet Libya'ya 300 milyon dolar gönderiyor, halbuki bu para ile bu ülkede çok şey yapılabilir. (Sonra da açığı, zamlarla halktan karşılıyorlar.) En azından bu depremle ilgili bir şey yapılabilir. Devlet ve yardım demişken bugün Başbakanlık, kendisine bağlı olan Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) aracılığıyla yardım kampanyası başlatıyor. Bu vesileyle, devletliğini yapmayıp hantal davranarak vatandaştan yardım toplayan bir devlet oluyor.

      Devlet demişken oradan devam edelim. Şu ana kadar birçok ülke Van'daki deprem için arıyor, geçmiş olsun dileklerini iletiyor, yardım teklif ediyor. Bu konuda ilk arayan ve yardım teklif eden ülke, zorla düşman olmaya çalıştığımız İsrail oldu. Ardından da ekonomisi çökmüş Yunanistan oldu. İlginçtir, ülke olarak çok önem verdiğimiz Filistin'den, Libya'dan yani genel olarak Araplardan ses yok. Ancak bu konuda ilginç gelişmeler de oluyor, Başbakanlık olarak yardım kampanyası başlatarak halktan yardım toplayan, talep eden devlet, "güçlü görünmek için" İsrail, İspanya, Almanya başta olmak üzere yardım teklif eden ülkelerin tekliflerini reddediyor. Gel de çık işin içinden! Bunun mantığını anlamaya çalışıyorum ama bulamıyorum! Neyse ki kardeş ülkeler Azerbaycan ve Pakistan yardım teklif etmeden doğrudan gelip çalışmalara başladılar. İyi ki teklif etmediler yoksa onlar da reddedilirdi.


      Devlet kanalından devam edelim yine... Bu devlet, 17 Ağustos 1999'daki depremin ardından bir vergi koydu: Kamuoyunda "Deprem Vergisi" diye bilinen ancak daha sonra kapsamı da genişletilerek yasalaşan Özel İşlem Vergisi ve Faiz Vergisi. (Lady İmam'ın blogunda bu vergi ile ilgili güzel ve açıklayıcı bir yazı var.) Geçici ve hatta bir seferliğine çıkartılmıştı bu vergi ama geçici değil kalıcı oldu, kemikleşti. İşte bu verginin ya da kesintilerin bugün 30 milyar TL'yi (hatta bazı iddialara göre 40 milyar TL'yi) aştığı söyleniyor. İşte tam da bu noktada şu soruları sormak farz oluyor: Nerede bu paralar, bu paralara ne oldu ve neden şimdi deprem bölgesinde kullanılmıyor? Lady İmam'ın sorduğu gibi bu paralar harcandı mı ve nereye harcandı?

      Depremin Gösterdikleri

      İktidar partisi AKP'nin Vanlı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik Van'daki çalışmaları konusunda Kızılay için "sınıfta kaldı" yorumunu yapıyor. Somali konulu yazımda da belirttiğim gibi Kızılay konusunda ortada bir şeyler dönüyor, ortada bir yolsuzluk var. Kızılay Başkanı Tekin Küçükali, Somali kampanyaları başlarken istifa ediyor. Deprem gerçeği ve Kızılay'ın durumu gösterdi ki yardım kuruluşları nemalanılacak, siyasî otorite kurulacak yerler değil. Bakın ihtiyaç hâlinde bir şey yapılamıyor.

      Depremin gösterdiği başka şeyler de var. Yukarıda belirttiğim gibi okullara "doğal afetler ve ilk yardım" dersleri konulmalı, afetler için güçlü, donanımlı, bilgili ekipler yetiştirilmeli, var olanların da sayısı artırılmalı. Bugün ülkede boş olan her yere mantar gibi yeni binalar dikiliyor, ki bu binaların, dairelerin sayısı ihtiyaçtan fazla. Plansız-programsız bir yapılaşma bu. Bu konuda bilinçli, planlı-programlı bir politika güdülmeli, eski ve dayanıksız-çürük binalar güçlendirilmeli ya da yıkılmalı. Kanal İstanbul gibi ucube projelerden vazgeçilmeli.


      Son olarak belirtmek istediğim bazı hususlar var... Yukarıda belirttiğim gibi konu Filistin, Somali, Libya yani Araplar söz konusu olunca sesleri çıkan, yardımlara koşanlar şu anda ortalıkta yoklar. Her zaman belirttiğimiz gibi bu ülkenin insanlarının 1 Filistinli kadar değeri olmadığı anlaşıldı.

      Halk yardım ediyor, edecektir ama aynı şeyi iktidar mensuplarından ve yandaşlarından da bekliyoruz. Örneğin o camiadaki kadınlar artık birkaç bin dolarlık çantalar, yüzükler takıyor, camia mensupları ve yandaş işadamları her fırsatta zenginliklerini vurguluyorlar. Onlar neden ortalıkta yoklar? Yandaş ve yalaka şarkıcı, oyuncu, sunucu, vs. ekibe ise hiç girmiyorum bile! Şimdi saklandılar ama bir süre sonra yine piyasaya çıkacaklardır.

      En son olarak... İnternette ırkçılığa, faşistliğe varan yorumlar yapılıyor depreme dair. Bu tür şeylerden kaçınalım. Siyaseti sonra yine yaparız. Her zaman bu ülkenin her insanının da her şehrinin de aynı olduğunu söylüyoruz. Şimdi bunu göstermemiz gerek... Irkçı, faşist yorumları yapanlar ancak bir avuç insan. Şu anda ülkenin her yerinden Van'a yardım yağıyor, halk kenetlenmiş durumda. Bu halk kenetlendiğini , bilik olduğunu, bir olduğunu gösterdi yine. İşte bu vesileyle, teröre ve bu ülkeyi bölmek isteyenlere en güzel cevap veriliyor...

      Not:  Depremle ilgili olarak Google "Kişi Bulucu" adında çok güzel bir uygulamayı devreye soktu.

      Not 2: Depremin ardından Van'daki hapishaneden 150 kişi firar etti ancak bunların 50'si, ailelerinin durumunu gördükten sonra geri döndü. Komedi filmlerini aratmayacak bu olay, deprem konusunda yüzümüzü biraz gülümsetti.

      Not 3: Depremin ardından bölgeye ilk elini uzatan kurum, her fırsatta yıpratılmaya çalışılan TSK oldu. Bir taraftan Kuzey Irak'ta operasyon yapan ve PKK ile mücadele eden TSK, diğer bir taraftan da Van'da depremzedelere yardım elini uzatıyor.

      10 Ekim 2011 Pazartesi

      Yıldırım Demirören: Beşiktaşlıları Utandıran Adam!!!

      Yıldırım Demirören... Beşiktaş taraftarıyla, camiasıyla bir türlü yıldızı barışmayan Beşiktaş'ın başkanı. Nedenlerine gelince, saymakla bitmez. Şu bir gerçek ki Yıldırım Demirören (YD) ismini duyup da hakkında olumlu konuşan Beşiktaşlı sayısı azdır, giderek de azalmaktadır...


      Şimdi bu konuda en başa gidelim... Serdar Bilgili, 1992 yılında Süleyman Seba yönetimindeki Beşiktaş Yönetim Kurulu'na seçildi ve böylece onun Beşiktaş'taki yöneticilik görevi başladı. 1992-98 yılları arasında Beşiktaş Yönetim Kurulu'nda görev yapan Bilgili, 2000 yılındaki başkanlık seçimini kazanarak kulübe başkan oldu. Daha önce kulüpte 6 sene gibi bir süre çeşitli görevlerde yöneticilik yapan Bilgili, başkanlığının ilk döneminde (2 yıl) pek fazla bir başarı gösteremedi. Buna rağmen 2002'deki seçimlerde oyların yarısından fazlasını alarak yeniden başkan seçildi. 2. dönemi gösterdi ki aslında başkanlığının ilk dönemi, başkanlık görevi açısından bir acemilik, bir altyapı dönemiydi, zira 2. dönemi çok farklı bir tablo içeriyordu. İlk dönemindeki başarısızlıklarından ders çıkaran, yanlışlarını gören ve de acemiliğini üstünden atan Serdar Bilgili iyi işler çıkartıyordu, üstelik bu dönemin Beşiktaş'ın 100. yılına denk gelmesi ise ayrı bir olaydı. Bu dönemde, öyle bir takım, öyle bir sistem kurulmuştur ki çeşitli branşlarda başarılı olmuştur Beşiktaş. Futbol takımına baktığımızda ise tüm sezon boyunca tek yenilgi alarak şampiyon olmuş, ertesi sezon ise ilk yarıyı kayıpsız atlatmıştır, ki bu 51 maçta 1 yenilgi anlamına geliyordu. 100. yıldaki (2002-2003 sezonu) güzel, etkili ve başarılı futbol uzun sürmedi, süremedi maalesef. 101. yılın ilk yarı sonunda en yakın rakibi Fenerbahçe'nin 11 puan önündeydi (Fenerbahçe'nin 1 maçı eksikti çünkü Çaykur Rizespor maçında çift sarıdan kırmızı çıkmayınca kural ihlalinden maç iptal olmuş ve 2. yarının başında yeniden oynatılmasına karar verilmişti), Avrupa'da da çeyrek finalin kapısından dönmüştü Beşiktaş ama operasyon uzakta değildi. Maraton programında Şansal Büyüka ve Erman Toroğlu "Beşiktaş'ın önünü kesmek gerek, yoksa bu ligin tadı kalmaz. Kimse sonucu belli olan ligi izlemez ve bu gidişle hepimiz aç kalacağız." türünde, görünürde espili ama gerçekçi yorumlar yapmıştı... 25 Ocak 2004'te İnönü'de oynanan, 2. yarının ilk maçı olan Beşiktaş-Samsunpor maçıyla operasyon başlamıştı. Bu maçta Cem Papila 5 kırmızı kart göstermiş ve Beşiktaş hükmen yenik sayılmıştı. Operasyon lig sonuna kadar devam etti. O maça kadar geride kalan 51 maçta 1 yenilgi alan takım, sonraki 17 maçta doğru dürüst, hele hele neredeyse 2 maç üst üste galibiyet alamıyordu. Sonuçta Fenerbahçe 11 puan geriden geldi ve açık farkla şampiyon oldu. Herkes Beşiktaş'ın olumsuz durumunu Samsunpor maçındaki 5 kırmızıya bağlıyordu ama bir operasyon olduğu gözümüzün içine sokarcasına ortadaydı...

      YD'ye gelirsek... YD'nin o dönemdeki durumu ve yaptıkları da dikkate değerdir. Serdar Bilgili yönetimindeki kulüpte Futbol Şube Sorumluluğu görevinde bulunan ve 100. yıldaki şampiyon ekipte yer alan YD, 11 Kasım 2003 günlü açıklamasında istifayı düşünmediğini ve başkan Serdar Bilgili'ye bağlılığını bildirirken, 13 Kasım 2003 günü ise başkanlık için önünü açmak üzere (Tesisler Komitesi Başkanlığı ve Futbol Komitesi Üyeliği görevlerini yürüten yönetici ve aynı zamanda eniştesi olan (kız kardeşinin kocası) Kıvanç Oktay ile birlikte) istifasını sunmaktadır. Bu dikkate değerdir çünkü operasyon saha içinden önce kulüp içinde başlamış ve bunun için de YD seçilmiştir. Kulüp için 24 Nisan 2004 tarihi önemlidir zira o günkü Fenerbahçe maçında Beşiktaş tribünlerinden Başkan Serdar Bilgili'ye ve özellikle de kızına organize bir şekilde küfredilmiştir. Küfredenler de öyle sıradan insanlar değildir, localardan, kombine alanlardan ve VIP'ten küfür gelmiştir başkana ve kızına. Bu küfürlerin ise YD tarafından organize edildiği ve YD tarafından küfür ettirildiği iddiaları mevcuttur. Başkan Bilgili istifa kararı almış, bununla birlikte teknik direktör Lucescu da ayrılık kararı almıştır. Yaprak dökümü gerçekleşmekte, istifalar birer ikişer gelmekte, operasyon işlemektedir. (Türkiye benzer bir durumu daha önce, 2002'de, siyaset arenasında yaşamış ve o dönem iktidardaki DSP'den başını İsmail Cem'in çektiğ ekip istifa etmiş ve istifalar sonucu parti dağılmıştır. Her ne kadar parti halen varlığını devam ettirse de o gün, o dönem siyaseten rahmetli olmuştur.) 


      Beşiktaş'ın onurlu, dürüst, temiz ve başarılı başkanı Serdar Bilgili ve yönetimi istifa etmiştir. Başta Divan Kurulu Başkanı Şeref Nasır olmak üzere Divan Kurulu üyeleri ve Beşiktaşlılar Serdar Bilgili'nin kulübün başından gitmemesini istediler ama olmadı. Seçim kararı alındı. Tarihler 6 Mayıs 2004'ü gösterirken bir isim başkanlığa adaylığını koydu. Sürpriz olmayacağı üzere bu isim: Yıldırım Demirören. 30 Mayıs 2004 tarihindeki seçimde Fikret Orman'ın 162 oy önünde seçimi kazanarak başkan seçilmiştir. (YD: 3272, Fikret Orman: 3110, Erol Kaynar: 218, Affan Keçeci: 210) Kulübün 32. başkanı olan YD ve asbaşkan olacak olan eniştesi Kıvanç Oktay 30 Mayıs 2004 tarihinde başa geçmiştir. Belki o dönem, 100. yıldaki şampiyonluğun ve o ekipte bulunmalarının hatırına Beşiktaşlılarca olumlu karşılandı YD'nin başkanlığı ancak ilerleyen süreçte bu olumlu durum yerini olumsuzluğa, pişmanlığa, üzüntüye, kızgınlığa ve hatta nefrete bıraktı.

      YD'nin Başkanlık Serüveni

      Yukarıdaki giriş kısmını uzun ve belki de gereksiz bulanlar olacaktır ama Beşiktaş'la ve YD ile ilgili bazı gerçekleri hatırlatmak ve yazının geri kalanının da altyapısını oluşturmak için koydum. Neyse... 2004'te YD'nin başkan olmasıyla adeta tamamlandı operasyon. YD'nin başkanlığı sonrası nedense hiç gündeme gelmedi, araştırılmadı 2003-2004 sezonunda yapılan operasyon, Beşiktaş'ın şampiyonluğunun elden gitmesi. Ancak sorumlusunun başta olduğu düşünülünce bunun neden yapılmadığı da anlaşılıyor. İlginçtir, baş sorumlu YD 29 Mart 2005'te, TBMM Araştırma Komisyonu'na bilgi veriyor ve "kaçan şampiyonluğun araştırılmasını" istiyor. İstiyor istemesine ama ne kendisi kılını kıpırdatıyor bu konuda ne araştırma yapıp peşine düşüyor ne de komisyonu zorluyor. Futbol terimiyle tribünlere oynuyor. Yine bu dönemde ilginç bir şekilde, 18 Kasım 2005'te istifa edeceğini ve başkanlığını bırakacağını açıklayan YD, aynen Serdar Bilgili döneminde yaptığı gibi çark ederek, sadece 2 gün sonra, 20 Kasım 2005'te vazgeçtiğini ve Ocak 2007'ye kadar kalmaya karar verdiğini açıkladı.


      Serdar Bilgili'nin saat gibi işleyen kaliteli ekibi yavaş yavaş bozuldu. Üstüne üstlük "parayla saadet" olacağını düşünen ve "neyse parası veririz" mantığıyla hareket eden bir ekip ve anlayış oluştu Beşiktaş'ta. Hesapsız ve isabetsiz yapılan transferler, kontrolsüz harcanan paralar, gereğinden fazla ödenen transfer ücretleri ve tazminatlar damgasını vurdu. Mesela bir türlü istikrarı yakalayamayan ve istenen başarıyı sağlayaman Jean Tigana'nın tazminatı yüzünden gönderilememesi, CAS'ın verdiği Vicente Del Bosque ve yardımcılarına tazminat ödenmesi kararını örnek verebiliriz. Transferde ise düşüncesizce ve gereksizce yapılan transferleri örnek verebiliriz. Ancak bu transferler içinde birisi var ki ona değinmeden edemeyiz: Tabata transferi. Tabata'yı 8 milyon Euro'ya Gaziantepsor'dan transfer etti ve şu ana kadarki en pahalı transfer konumunda. Bu transfer haklı olarak çok eleştirildi ve sonuç ortada! Tabata şu anda Beşiktaş'ta yok...

      YD, Beşiktaşlılarca "ne zaman gidecek" diye gözünün içine bakılan bir isim. Kulübün karanlık ismi Sinan Engin varken gitmesi gereken kişi sayısı 2 olarak görülüyordu, o istifa edince "kaldı 1" denildi.  Mustafa Denizli geldi bu sayı 2'ye çıktı, o gitti tekrar 1'e düştü. Ne yazık ki bu sayı hiç 0 olmadı!


      Bir dönem eski Fenerbahçelileri toplayan YD'yi bugün "Guti, Quaresma gibi dünya yıldızlarını getiriyor" diye sevenler, övenler olabilir ama ortada kalıcı bir başarı olmadıktan sonra yıldızları getirmenin anlamı yok. Üstelik Metin, Ali, Feyyaz, Rıza, Recep, Mutlu gibi adamlar bulamadıktan, yetiştiremedikten sonra yıldızları getirmek ancak günü kurtarmak, tribünlere oynamak ve gereksiz transfer harcamalarına girmektir.

      Bugün kulübe baktığımızda, kulüp YD'nin elinde adeta Milangazspor'a dönmüş vaziyettedir. Kulübün 25 Eylül 2011'deki Divan Kurulu Toplantısı'nda yapılan açıklamaya göre 30 Haziran 2011 itibariyle toplam borç 357 milyon lira iken YD'ye olan borç 85 milyon liradır. Yani borcun 4'te 1'i YD'yedir, üstelik yeni transferler ve harcamalar yani 30 Haziran sonrası dahil değildir bu tabloya.

      Bugün YD Beşiktaş için "atsan atılmaz satsan satılmaz" bir duruma gelmiştir. Kulübün YD'ye olan borcu bu konuda en önemli etkendir. Bu konuyla ilgili olarak YD'nin 8 Ocak 2010 tarihli "Seçimi kaybedersem paramı alırım. Hele hele seçilen kişi kötü niyetliyse kongrenin ertesi günü alırım." şeklinde beyanatı da mevcuttur. Bu demektir ki kulüp tamamen YD'nin şahsına ve keyfine endeksli hâldedir. Buradaki "kötü niyet"ten kastın ne olduğu ise tamamen YD'nin kendi şahsî ve keyfî kanaatine bırakılmıştır.

      Şike Operasyonu

      Kuşkusuz, Türk Futbolu için 3 Temmuz 2011 tarihi önemli bir tarih çünkü bu tarihte şike operasyonu başlatılmıştır. Şunu kabul edelim ki operasyon özelde Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım endekslidir ama Beşiktaş da Serdal Adalı, Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş ile birlikte buna dahil edilmiştir. Bu konuda bazı şeylere ilerleyen yazılarda değinmeyi düşünüyorum. Bunun dışında, konuyla ilgili bazı hususlara bir önceki yazımda değindiğim için burada tekrar değinmeyip işin Beşiktaş kısmına değineceğim kısaca. 

      13 Temmuz 2011 günü Beşiktaş'tan Asbaşkan Serdal Adalı, Teknik direktör Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyespor'dan futbolcular İbrahim Akın ve İskender Alın tutuklandı. Bu tutuklamanın gerekçesi ise 2010-2011 sezonu Türkiye Kupası finalinde yapılan şike olarak ifade edildi. Bu durumun ortaya çıkmasıyla birlikte Beşiktaş taraftarı adeta organize olmuş bir şekilde "eğer böyle bir şey varsa biz bu kupayı istemiyoruz", "eğer şike varsa, pislik varsa bizi düşürün" şeklinde YD'nin vurguladığı ama bir türlü gösteremediği "Beşiktaşlı duruşu"nu gösteriyordu. Çok açık ve net olarak Beşiktaşlılar bunu sahiplenmiyor ve eğer pislik varsa kupanın iadesini ve hatta bir alt lige düşürülmeyi istiyorlardı. Fenerbahçelilerin "ligin marka değeri", "Fenerbahçe'nin önemi" gibi yaklaşımlarına karşın Beşiktaşlıların bu duruşu çok dikkat çekti ve takdir topladı. Öyle ki, Beşiktaşlı olmayanlar bile çok takdir ettiklerini ve "Beşiktaşlı duruşu dedikleri sanırım bu." şeklinde yorumlarını beyan ediyordu. Bu durum daha sonra Çarşı'nın meşhur manifestosuna yansıdı ve ardından da gelen tepki ve talepler üzerine YD, "aklanana kadar" 2010-2011 Türkiye Kupası'nı federasyona iade etti.


      YD'nin kupayı iadesinin getirdiği bazı hususlar ya da soru işaretleri var, bunu belirtmem gerek. YD burada Beşiktaşlıların sesine kulak vererek kupayı iade etmiştir. Tabiî burada şunları sormak gerek:

      1- YD'nin kupayı iadesi gerçekten takdir edilecek, örnek alınacak bir davranış mıdır?
      2- YD'nin kupayı iadesi kuşkusuz alkışlanacak bir husustur ancak kupayı iadesine rağmen getirisi olan UEFA'ya katılmıştır. Bu sebeple, kupayı iadesi tribünlere oynanan bir oyun mudur, bir dalavere midir, ucuz kahramanlık mıdır?
      3- Beşiktaş adına YD, kupayı iade ederken aynı operasyonda şaibeli olan Fenerbahçe, Beşiktaş'ın yaptığını yapmayarak 2010-2011 Türkiye Ligi Şampiyonluk Kupası'nı iade etmemiştir. Bu durumda, Fenerbahçe'nin kupayı iade etmediği bir durumda Beşiktaş'ın ve YD'nin kupayı iadesi, en hafif tabirle saflık mıdır?

      Bu soruları sormak gerekir. Kuşkusuz bunlardan saflık diyen de çıkacaktır, ucuz kahramanlık diyen de, takdir edilecek bir davranış diyen de. İlginçtir, kim ne derse desin, bu hususta herkes kendi açısından haklıdır.

      Şike operasyonunda ilerleyen süreçte YD'nin tutumu ve davranışları ilginçtir. Öncelikle şunu belirtmem gerekir, teknik direktörü, yöneticisi, vs. şikeye, şaibeye karışıyorsa ya da en azından bu konuda iddialar varsa, en azından kulüp başkanı olarak YD'nin de ifadesi alınmalıydı, ancak ilginçtir bu aşamada hiçbir şekilde YD'nin ifadesine başvurulmamıştır. YD, bu süreçte içerideki Beşiktaşlıları savunacağı yerde onları dışlamış, TFF'ye, TFF'nin gizli patronu Digiturk ve Lig TV'ye ve de mevcut siyasi iktidara yaranma ve hatta yalakalık yoluna gitmiştir. Bu hususta, kendisi ve Aziz Yıldırım'ın yerine başkan seçildiği Kulüpler Birliği'nin, yayıncı kuruluş Lig TV'nin açıkça isteği ve direktifi olan "play-off sistemini" savunması dikkate değerdir. (Lig TV, play-off maçlarını ayrı paket hâlinde satacağını açıklamıştır!) Beşiktaş Başkanlığı'nın yanı sıra artık Kulüpler Birliği Başkanlığı unvanları da bulunan YD'ye bu unvanlar yetmemiş olacak ki Digiturk'un fahri dekoder satış-pazarlama elemanlığı görevini ve unvanını da üstlenmiştir. Bu hususta, 24 Ağustos 2011 tarihinde yaptığı şu açıklama dikkate değerdir (Bu işin ayrıntılarını Noat Samisa çok güzel açıklamış. Okumanızı öneririm):

      ''...Futbol ailesinin tek amacı vardır; yere düşmüş olan futbolumuzu ayağa kaldırmak. Bu her futbolseverin de birinci vazifesidir. Maç fazlalığı, derbi maçların fazla oynanması, bu canlılığı tekrar geri getirecektir. Kişiler geçicidir, kulüpler kalıcıdır; herkesin dekoder alarak kulübüne sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.''

      Yıldırım Demirören - 24 Ağustos 2011


      Siyasî İktidarla İlişkiler ve Bardağı Taşıran Son Damla: Taziye Mesajı

      Gelelim zurnanın zırt dediği, bu yazının yazılmasına ve başlığın atılmasına sebep olan kısma... Bu kısımda şunu belirtmeyi uygun görüyorum: Burada siyasî iktidar derken tabiî ki mevcut AKP iktidarını kast ediyorum. Eğer AKP iktidarı yerine başka bir iktidar ya da YD yerine başka bir başkan ve yönetim olsaydı gene de aynı şekilde eleştirilerimi belirtirdim...

      YD'nin siyasî iktidarla ilişkisi hiçbir zaman kötü olmamıştır, YD de hep iyi ve diri tutmak için çabalamıştır. Bunun sebebi Beşiktaş için stad projesi olduğu kadar YD'nin şahsî işleri ve iş dünyasındaki konumuyla da ilgilidir. YD bu hususta, sırf iktidara yaranmak ve iktidar ilişkileri için bir ara eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun oğlu Murat Aksu'yu yönetime almış ve ona 2. Başkanlık görevini vermiştir. Sonradan Murat Aksu ile anlaşamamışlar ve Murat Aksu ayrılmıştır, o ayrı konu...


      YD'nin yaptığı son hareket ise bardağı taşıran son nokta olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın annesinin vefatı dolayısıyla, Beşiktaş adına kulübün resmî sitesinden taziye mesajı taraflı tarafsız herkesin dikkatini çekmiş, "Demirören ne yapıyor" ve "yalakalığın bu kadarına da pes" dedirtmiştir:

      Kıymetli Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın annesi Tenzile Erdoğan'ın vefatı beni, ailemi ve camiamızı derinden üzmüştür.

      Türkiye Cumhuriyeti'nin muasır medeniyetler seviyesine yükselmesi hedefinde büyük işler başaran, son yılların en büyük ekonomik yükselişinin mimarı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı bizlere armağan eden, vefakâr annelerimizden Tenzile Erdoğan'a Allah'tan rahmet, Erdoğan ailesine ve yakınlarına başsağlığı dilerim.

      Yıldırım Demirören
      Beşiktaş JK Yönetim Kurulu Başkanı

      "Ne muasır medeniyeti, ne ekonomik yükselişi!" gibi konulara girmeyeceğim burada ama böyle bir taziye olmaz. "Taziye mesajı yayınlamasın mı, yayınlayamaz mı?" diye soran çıkabilir. Yayınlar, yayınlayabilir tabiî. Burada söz konusu olan yayınlaması değil, içeriği. Eğer normal bir taziye mesajı olsaydı, yani yalakalık kısımları olmasaydı kimse bir şey demezdi, diyemezdi. Ha eğer YD ille de böyle bir taziye yayınlamak istiyorsa bunu şahsı adına, ailesi adına, o da olmadı şirketi adına yayınlayabilirdi ama Beşiktaş adına kabul edilebilir değil bu. Beşiktaş YD'nin malı ya da çiftliği değil, kendi işleri ve keyfî işleri için kullanabileceği bir yer değil...  

      YD'nin taziyeden öte her şey içeren taziye mesajı çok tartışıldı ve haklı olarak da çok eleştirildi, eleştiriliyor sözlüklerde, forumlarda, bloglarda ve Beşiktaş sitelerinde. Herkes kendince fikrini, yorumunu, tepkisini belirtiyor, hatta "Ortadoğu'nun Sultanı gibi ifadeler yok" diye dalga geçiliyor ya da "8-0'lık Liverpool yenilgisi bile bu kadar utandırmamıştı." şeklinde yorumlar yapılıyor ama bu konuda Burası Kapalı Ailesi'nin, benim de altına imzamı atabileceğim, cevap niteliğinde bir mesajı var ki yayınlamadan geçemeyeceğim:

      Kıymetsiz Başkanımız Yıldırım Demirören yüzünden Beşiktaş ilkelerinin vefat etmesi, Burası Kapalı ailesini ve camiamızı derinden üzmüştür.

      Beşiktaş Kulübünün mahalli ruhunu görmezden gelerek camiayı vahşi kapitalizmin adeta esiri haline getiren, saçma sapan transferlere cebinden saçtığı milyon dolarla kulübü borç bağımlısı haline getiren, kulübümüzün ahlaki değerlerine tarihin en büyük çöküşünü yaşatan, şike ve teşvik primi cezaları hafiflesin diye Kulüpler Birliği Başkanı sıfatıyla Bakanlık kapılarını aşındıran, iktidarda olan bir siyasi lidere yaranmak için şahsi acı ve kayıplarını kullanmakta beis görmeyen ve bu sömürüye Beşiktaş resmi internet sitesini ve camiasını alet etmekten çekinmeyen Yıldırım Demirören sebebiyle hakkın rahmetine uğurladığımız koca çınar Beşiktaş asaletine, tarafsızlığına, dürüstlüğüne, kimsenin adamı olmama vasfına Allah’tan rahmet ve büyük Beşiktaş taraftarına başsağlığı dileriz.

      Saygılarımızla,

      BURASI KAPALI AİLESİ


      Burası Kapalı Ailesi'nin yayınladığı mesajın bir benzeri de Önce Beşiktaş tarafından yayınlandı hem resim (yukarıdaki) hem de yazılı olarak:

      Başkan yine abarttı!

      Başbakanımızın annesinin vefatı üzerine kulübümüzün resmi sitesinden başkanımız adına yayınlanan başsağlığı mesajı amacını aşıp siyasi propagandaya dönüşmesini hayretler içinde okuduk.

      Beşiktaş JK hiçbir siyasi düşünceye hizmet etmeyip her düşünce ve görüşe eşit mesafede olması gerekirken başkanımızın bunu hiçe saymasını kendini öne çıkarmasını tarihimize kara leke olarak yazdık.

      YD'yi artık tanıyamıyoruz. Nerede o 100. yılımızdaki YD, nerede bugünkü YD! Şu anki hâli açıkça utandırmaktadır, yerin dibine sokmaktadır, yalakalıkta sınır tanımamaktadır. YD'nin derdi artık Beşiktaş değil, derdi kendisi, ailesi ve cebi... Ancak şunu belirtmem gerekir ki eğer olur da başkanlığı bırakırsa AKP milletvekilliği hazır gibi görünüyor ya da en azından onun altyapısını yapıyor. Ayrıca ihaleler ve de iş hayatındaki çeşitli iş ve girişimleri için de koruma kalkanını hazırlamış bulunuyor... Beşiktaş'ta birçok yönetici, teknik ekip geldi geçti ama YD'nin kendisi bir türlü gidemedi!!!

      Son olarak şunu demek istiyorum: Beşiktaş'ta YD bir türlü gitmedi, gidemedi. Galatasaray, Adnan Polat faciası yaşadı ve kurtuldu. Şu anki başkan Ünal Aysal'ın bu konulardaki durumunu tam bilmediğimden o konuda bir şey diyemem ama Fenerbahçelilere başkanları Aziz Yıldırım'a sahip çıkmalarını öneriyorum. Aziz Yıldırım iyidir kötüdür o ayrı bir konu ama eğer YD ya da Adnan Polat türü bir başkan istemiyorlarsa başkanlarına sahip çıksınlar çünkü Fenerbahçe'de de bu türde bir başkan ve yönetimin olması çabası var.

      Not: YD'nin icraatlerine ve açıklamalarına ayrıntılı bir şekilde BJK Online'dan, Donanım Haber Forumundan ulaşabilirsiniz.

      Not 2: Kuşkusuz ölüm, yüzü soğuk bir kavram. Hiç sevmediği bir kişinin ölüm haberinde bile insanın içini burukluk kaplıyor, ister istemez bir hüzün kaplıyor... Ben de, her ne kadar kendisinin muhalifi olsam da, yalakalıktan uzak ve samimi bir şekilde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a başsağlığı diliyor, annesi Tenzile  Erdoğan'a da Allah'tan rahmet diliyorum... Her ne kadar yeri olmasa da bu cenaze vesilesiyle başbakanın, hürriyetlerinden yoksun bıraktığı insanların ve ailelerinin, bir türlü cenazelerine gitmediği ve görüşmek için de randevu vermediği şehitlerin ailelerinin durumlarını anlamasını umuyorum. Yine bu sebeple "ananı da al git" lafını düşündü mü merak ediyorum. Toparlarsak aslında dünyanın fani, hayatın ve gereksiz mücadelelerin yalan, kralın aslında çıplak olduğunun farkına varmasını umuyorum.

      Not 3: Aslında ilk başta yazının başlığını "Yıldırım Demirören: Nam-ı Diğer Bay Yalaka!" koymuştum. Sonra ise bunun ağır olduğunu düşündüm ve değiştirmeyi uygun buldum.

      24 Ağustos 2011 Çarşamba

      Blogunuzun Ziyaretçi Trafiğini Nasıl Artırırsınız?

      Geçenlerde e-posta kutuma Wordpress.com'dan, Scott Berkun imzalı iyi ve faydalı bir yazı geldi: How to Get More Traffic (Blogunuzun Ziyaretçi Trafiğini Nasıl Artırırsınız). Tabiî burada trafik derken ziyaretçi sayısını ve sıklığı kast ediliyor. Yani kısaca, blogunuzun/sitenizin ziyaretçi sayısını nasıl artırırsınız ve bu ziyaretçilerinizin daha sonraları da blogunuza/sitenize yeniden ve daha sık gelmesini nasıl sağlarsınız? 

      (Bir süre önce keşfettiğim Blog Hocam başta olmak üzere) İnternette, blog âleminde bu ve buna benzer birçok yazı, tavsiye bulabilirsiniz ancak bunun, Blogger ile birlikte blog âleminin en önemli platformlarından olan Wordpress'ten gelmesi önemli... 

      Kuşkusuz benim için de faydalı olan ve önemli tavsiyeler içeren Scott Berkun imzalı bu yazıyı, önemli noktalarıyla, Türkçe'ye çevirerek aşağıda yayınlıyorum...


      Blogunuzun Ziyaretçi Trafiğini Nasıl Artırırsınız?

      Bir blogger, ilk yazısını bloguna girdiğinde, hemen soracağı ilk soru şu olur: Ziyaretçilerim nerede?  Herkes kendisinin dikkate değer olduğunu varsayar, ki aslında herkes öyledir. İzleyicileri edinmek süre ister ve kimse hiçbir çaba harcamadan ziyaretçi trafiğine erişemez.

      1- Hakkımda Sayfası Oluşturun: Sitenizin ziyaretçilerinin merak ettiği ve bakacağı ilk şeylerden biri sizin kim olduğunuzdur. Eğer, kısa da olsa bir bilgi içeren hakkımda sayfasını ihmal eder ve genel ve klasik bir sayfa bırakırsanız, ziyaretçileriniz kaybolacaktır. Ancak, kısaca (iki paragraf fazla gelir) kendinizden ve blogunuzun içeriğinden bahsederseniz, ziyaretçileriniz yine gelecektir. 

      2- Duyuru Yapın: Blogunuza yazdığınız yazıların, aynı anda otomatik olarak Twitter, Facebook, LinkedIn gibi hesaplarınızda paylaşılması için ayarlarınızı yapın. Böylece, her yazıda ziyaretçi sayınızı artırırsınız. 

      3- Paylaşım Yapılmasını Sağlayın: Paylaşım butonları ile ya da birkaç tıklama vasıtasıyla, blogunuza gelen ziyaretçilerinizin, blogunuzdaki yazılarınızı sosyal ağlarında, bloglarında ya da doğrudan e-posta ile paylaşmalarını sağlayın. 

      4- Okuyucularınızın E-posta ile Abone Olmasını Sağlayın: Bazen e-postanın önemli bir trafik kaynağı olduğu unutulur. Eğer blogunuza abonelik formu eklerseniz, insanlar blogunuzdaki yeni yazılardan, e-posta aracılığıyla otomatik olarak haberdar olmayı tercih edebilir. Bu yöntem ile ziyaretçilerinizi (hem siz hem de ziyaretçileriniz) herhangi bir ekstra çaba harcamadan blogunuzda tutabilirsiniz. 


      5- Düzenli Olarak Yazın: Blogunuz için bir takvim oluşturun. Bu takvime göre yazı yazma sıklığınızı (günde bir, haftada bir, 15 günde bir, vs.) ayarlayın ve ona göre yazın. Yazı yazma sıklığınızı hakkımda sayfasında belirtin ve ayrıca bunun için kişisel takviminize de hatırlatıcı koyun. Sizden düzenli olarak yazmanızı bekleyen ve bir sonraki yazınızda ne yazacağınızı merak eden insanlar blogunuza yeniden gelecektir. 

      6- İyi Bir Şekilde Yazın: Kuşkusuz güzel yazılar daha çok ziyaretçi trafiği çekecektir. Eğer her yazınız sıkıcı ise veya kötü şekillerde yazılıyorsa, her gün yazı yazmanızın hiçbir anlamı yok.  İlginç fikirler geliştirmek ve yazıları anlaşılır, özlü ve hatasız konuma getirmek zaman alacaktır. Eğer insanlar sizin dikkatsiz ve önemsemeyen bir yazar olduğunuzu görürse, blogunuza bir daha gelmeyeceklerdir. Gördükleri içerik, geri gelmeyi seçmede onlar için yeterli değilse, daha fazla ziyaretçi trafiğinin ne anlamı var? 

      7- Güzel Başlıklar Seçin: Blog yazılarının başlıkları gazete başlıklarına benzer. İnsanların, yazının içeriğinde ne olduğunu merak etmeleri ve okumaları için başlıklar kısa ve ilginç olmalı. Yazıya iyi bir başlık seçmek biraz düşünme ve vakit ister ancak buna değer. Paylaşıldığında, Facebook'ta ve Twitter'da herkesin göreceği şey yazınızın başlığı ve bağlantısı olacaktır.


      8- Diğer Bloglara Link (Bağlantı) Verin: Siz başka bir bloga link verdiğinizde, onlar (pingback ya da backlink vasıtasıyla) kendilerinden bahsedildiğinden haberdar olurlar. Bu hareket, onların blogunuzu ziyaret etmesini sağlayacak ve eğer blogunuzu beğenirlerse, yazılarında sizden bahsedeceklerdir. Ancak bunu idareli yapın çünkü çok fazla sayıda link spam olarak algılanır. Eğer başka bir blogtan beğendiğiniz bir yazı olursa, yazıdan bir paragrafı blogunuzda yayınlayın ve okurlarınızın, yazının geri kalan tamamını okumaları için yazının olduğu blog sayfasına link verin.

      9- Benzer Bloglara Yorum Bırakın: Diğer (özellikle sizin blogunuzun konusuna benzer) bloglara bıraktığınız her yorum, sizin nasıl düşündüğünüzü ve yazdığınızı gösterir. İnsanlar, güzel bir yorum okuduklarında, sizin adınızı ve blogunuzun linkini göreceklerdir ve bu da o kişilerin, sizin daha başka neler dediğinizi/yazdığınızı merak etmesine yol açarak, blogunuzu ziyaret etmelerine yol açacaktır. Size benzer konularda yazan güzel blogları listeleyin, okuyun ve zaman zaman (yorumlarınızla ya da ek bilgilerle) katkıda bulunun.

      10- Bırakılan Her Yoruma Cevap Verin: İnsanların blogunuza yorum bırakması, onların bunun için zaman harcaması/ayırması demektir. Blogunuza yorum bırakanları, yorumlarını dikkate alarak, yorumlarına cevap yazarak ve geri bildirimlerini göz önünde bulundurarak ödüllendirin. Bu, onların blogunuzu yeniden ziyaret etmesini sağlayacaktır.

      11- İstekte/Ricada Bulunun: Okuyucularınızdan (ya da arkadaşlarınızdan) blogunuzda yazmak üzere konu belirtmeleri için ricada/istekte bulunun. Bunun için Facebook, Twitter, vb. ortamları da kullanabilirsiniz. Ardından, onların isteklerini yazdığınız hususunda bildirimde bulunun. Bu yolla, en az garantili bir okuyucu edineceğinizden emin olabilirsiniz.

      12- (Gerekirse) Ödeme Yapın: Blogunuzun reklamını yapmak ve daha çok kişiye ulaşmak istiyorsanız, reklam, vb. mecralara yatırım yapın. Eğer çok güzel ve faydalı bir yazı yazdığınızı düşünüyor ve gerçekten, bunun daha çok kişiye ulaşmasını, ziyaretçilerden geri bildirim almayı istiyorsanız, bu iyi bir yöntem olabilir.


      Bazen daha yoğun ziyaretçi trafiği planları işitirsiniz, ancak böyle şeyler pek inanılır değil. Öyle çok sihirli ya da gizli formüller yok...

      Yukarıda belirtilen tavsiyeler, iyi bir şekilde kullanıldığında, blogunuzun ziyaretçi sayısını ve trafiğini artırmak için faydalı olacaktır.

      19 Ağustos 2011 Cuma

      Somali'ye Yardım Somali'den Geçinmeye Dönmesin!!!

      İNCİL VE TOPRAK
       
      Siz BEYAZLAR doğduğunuzda
      Bir İnciliniz vardı yalnız
      Bizimse toprağımız
      Şimdi bizim İncilimiz var
      Sizinse toprağınız

      Ercüment Behzad LAV

      Kuşkusuz bu Ramazan'ın en önemli, en ses getiren olayı, daha doğrusu Ramazan'ın ruhuna en uygun olayı Somali'ye yardım meselesi. Malum, Afrika'nın Somali ülkesi açlık, kuraklık, sefalet ve hastalıkla boğuşuyor, daha doğrusu boğuşamıyor bile desek daha doğru olur...

      Ekranlarda izliyoruz (açıkçası dayanamadığım için izleyemiyorum desem daha doğru olur), Somali'de insanlar o hâle gelmiş ki bir deri bir kemik kalmış, hatta sadece iskelet olarak kalmış, derisi de iskelete yapışmış desek daha doğru olur... Yazının sonraki safhalarına geçmeden önce UNICEF Türkiye Milli Komitesi'nin (unicefturk) sayfasından ülkedeki durumu aktaralım:
      "SOMALİ'DE ÇOCUK AÇLIĞI RESMEN AÇIKLANDI. Güney Somali'de her gün 250'den fazla çocuk hayatını kaybetmektedir.

      Birleşmiş Milletler Somali'nin güneyinde birçok bölgeyi resmen kıtlık ve açlık bölgesi ilan etmiştir. Sadece Somali'de her 6 dakikada bir, bir çocuk açlıktan hayatını kaybetmektedir. Somali, Etiyopya ve Kenya'da çocuklar feci bir kuraklık kriziyle karşı karşıyadır. Uzayıp giden, bitmek bilmeyen bir kuraklık, gıdasızlık ve çatışmalar..."


      Somali ve Türkiye

      Türkiye, doğru ve insanî bir adımla Somali'ye elini uzatıyor, yardım ediyor... Konu aslında ilk olarak Diyanet İşleri Başkanlığı'nın "Her Evden Bir Fitre Bir İftar Afrika'ya..." adıyla kampanya başlatmasıyla gündeme geldi ya da kamuoyunun haberi oldu. Bu kampanyasıyla Diyanet, belki de yıllardır ilk defa düzgün, adam gibi, Ramazan'ın ruhuna yakışır bir iş yapıyor. Kendilerini kutluyorum... Diyanet'in yanı sıra Kızılay da, "Afrika Açlık Çekiyor" sloganıyla işin yardım kısmını yürütüyor. Kızılay'ın yanı sıra başta Kimse Yok mu Derneği ("İnsanlık Öldü mü?" sloganıyla) olmak üzere birçok dernek, sivil toplum kuruluşu da işin yardım kısmını yürütüyor... Başta ilgili kurumlar olmak üzere tüm devlet kurumlarını, dernekleri kutluyorum. Her ne kadar kendilerinin muhalifi olsam da ve kendilerini pek sevmesem de bu işi yürüttüğü, organize ettiği, bu işe önem verdiği için hükümeti de tebrik ediyorum...

      Birçok yerde görmüşsünüzdür ama ben gene de buraya not düşeyim. Yardımları şu şekilde yapabilirsiniz:

      • afrika yaz (ya da boş mesaj da gönderebilirsiniz) 2868'e gönder - (kızılay - 5 TL bağış)
      • aclik yaz 5777'e gönder (kimse yok mu derneği - 5 TL bağış)
      • afrika yaz 3005'e gönder (unicefturk - 10 TL bağış)
      • afrika yaz 5601'e gönder (diyanet işl. bşk. - 5 TL bağış)

      Bunun dışında banka hesap numaralarına eft/havale göndererek, siteler üzerinden kredi kartıyla ya da gıda yoluyla bağış yapabilirsiniz. Bunun için unicefturk, Kızılay ya da Kimse Yok mu Derneği'nin ilgili sayfalarına bakabilirsiniz... 

      Somali Neden Bu Hâlde?

      Özelde Somali, genelde ise Afrika kıtası neden bu hâlde diye sorabiliriz. Ancak iş cevap vermeye gelince bunun öyle basit ya da burada iki cümleye geçiştirilecek bir cevabı yok... Burada Batı'yı eleştirebiliriz, BM'yi eleştirebiliriz, "orayı sömürüyorlar" diyebiliriz, ki bunların hiçbirisi yalan değil. Hatta sadece onlar değil, Afrika'nın kendisi, Afrika burjuvası, Afrikalı aşiretler/kabileler de Afrika'yı sömürüyor diyebiliriz. Kısaca, ortada büyük bir Afrika pastası var, bir avuç insan/zümre bundan nemalanıyor, bundan geçiniyor. Ne zaman ki bu pasta, bu rant biter, o zaman Afrika'nın, Afrikalıların çilesi biter, ki bu da biraz imkansız görünüyor.

      Somali'ye dönecek olursak, Somali'de bir düzen, bir devlet yok. Resmî olarak var ama göstermelik. Ülke korsanlar, aşiretler, burjuvazi arasında paylaşılıyor, aynen Afrika'nın diğer ülkelerinde olduğu gibi. Yardımlar konusunda ise Somali'de durum o hâlde ki, Somali'ye giden yardımlar, kamplardan zorla alınarak ya da çalınarak marketlerde para karşılığı satılıyor. Sözcü Gazetesi yazarı Emin Çölaşan, 13 Ağustos 2011'deki yazısında Somali'nin durumunu şöyle ifade ediyor:  

      "Afrika’nın fakir bir ülkesi. Orada kimin eli kimin cebinde belli değil. Ortalıkta devlet yok ama göstermelik bir hükümet var. Ülkede çeteler, gemi korsanları egemen." (Yazının tamamını İlk Kurşun'dan okuyabilirsiniz.)


      Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Doğan ise 17 Ağustos 2011'deki yazısında Somali'deki durumu şöyle ifade ediyor: 

      "TAMAM, 1950’dan bu yana Somali’de yaşanan en büyük kuraklık. Yarım yüz yıldır Somali’de yaşanan en büyük açlık. Tamam, öyle bir açlık ki, insanlar sadece deri ve kemikten ibaret hale geliyor. 1.5 milyon insan ölümle pençeleşiyor. Tamam, ölülerini bile gömmeye güçleri yetmiyor. Bunlar dünyayı ve bizi o insanlara yardım etmeye çoktan yeten insanlık dramı. Ama, bu ölçüde olmasa bile, Afrika’daki açlık ve kuraklık ilk değil. Bu ölçüde olmasa bile, Somali, Etiyopya, Kenya, Eritre benzer açlık, hastalık ve sefaletle boğuşuyor. Birleşmiş Milletler’in, Dünya Bankası’nın, çeşitli uluslararası kurumların yıllık raporları yirmi yıldır buralardaki açlık ve sefalete geniş yer veriyor, yardım çağrılarında bulunuyor...

      O yıllık raporlar ve oraya gidenler aynı gerçeği sık sık vurguluyor: "Yardımlar yerine ulaşmıyor, büyük yolsuzluk var.” Yolsuzluk denizde ve karada korsanlarla, çeşitli kabilelerin işi. Yardımlar adı teröre karışan örgütlerin kasası gibi. Çeşitli etnik gruplar, çeşitli kabileler ve bir de korsanlar var. Dünya ticaretine göz açtırmayan korsanlar bir ara başta Amerika, gelişmiş ülkelerin korkulu rüyasına dönüşüyor. Doğu Afrika kıyıları onlardan soruluyor."

      Somali'nin durumuyla ilgili en net bilgiyi ve yorumu 13 Ağustos 2011'de Hürriyet Gazetesi yazarı Cengiz Semercioğlu yazdı. Semercioğlu, özelde medyayı ve haber kanallarını eleştirdiği yazısında Somali ile ilgili çok önemi bilgiler verdi., Somali'nin bu hâle gelmesinde savaş ağalarının, zengin burjuvazinin, aşiretlerin/kabilelerin yanı sıra Somali'deki bazı mezheplerin de sebep olduğunu belirtiyor.

      "Somali'de açlık var, çocuklar ölüyor... Tamam...
      El Kaide destekli El Şebab örgütü uluslararası yardımları engelliyor... Peki...
      İyi de neden?
      Bu sorunun yanıtı Türk medyasında yok.
      Anlatılan bütün bilgiler yüzeysel, yıllardır süren açlığa derinlemesine bakan birileri çıkmıyor.
      Mesela, “2 bin 680 kilometre kıyı şeridi olan bir ülkede nasıl bu boyutta açlık olur” sorusunun yanıtını merak eden bile yok.
      Ülkenin kuzeyi Aden Körfezi, doğusu Hint Okyanusu...
      Türkiye'nin 3'te 1'i kadar sahili var Somali'nin.
      Denizi ton balığı kaynıyor ama açlıktan çocuklar ölüyor.

      Neden gidip balık tutmaz bu insanlar?
      Birincisi, sahil şeridinde yeterli sayıda doğal limanları yok.
      İkincisi ve daha önemlisi, Somali'de bazı mezheplerde balık yemek günah!
      Balık dışındaki midye, karides gibi deniz ürünlerine zaten ellerini sürmüyorlar.
      O kadar ki, şöyle bir söz bile vardır Somalili göçmenler arasında; “Balık kokan ağzınla benimle konuşma!”
      Alay etmek, karşısındakini aşağılamak için kullanılır.
      Bunları bize anlatan bir haber kanalı var mı?
      Bir ülkenin hiç de kısa sayılmayacak kadar deniz kıyısına sahip olup açlık çekmesi tezatını bile merak etmiyorlar.
      Bununla bile ilgilenmeyen haberciler Somali'de 1991'den bu yana hükümet kurulamamasıyla...
      Ülkenin kuzeyinde Somaliland diye özerk bölge olduğuyla...
      Ülkedeki savaş ağalarıyla...
      Neden ilgilensinler ki?"

      Her yeri saran, her yerde var olan din/mezhep baronları da burayı etkisi altına almış. Hatta öyle ki bu mezhepçilik dinin önüne geçmiş. Dinde balık yasağı yokken ve domuz yeme yasağı varken, hatta o bile çok mecbur kalındığı anlarda, ölümcül anlarda bile serbestken, Somali'deki mezhepler insanlara balığı, deniz ürünlerini yasaklıyorlar. Hem de öyle katı yasak ki insanlara deniz ürünleri yedirmiyor, göz göre göre ölüme terk ediyorlar. Bununla birlikte, bunu ticarete dökmelerine de, balıkçılık yapmalarına da engel olarak maddî olarak gelişmelerine de engel oluyor... Yazar Murat Yatağanbaba da, internet üzerinden yayınladığı "Beyyine Arayışları" programının "Somali Mezhepleri'nin Allah belâsını versin!" başlıklı 78. bölümünde bu konuyu gündemine taşıyarak Diyanet'i göreve çağırıyor. Diyanet'in Somali'de "Müslüman misyonerliği" yapmasını söyleyerek, Diyanet'in, oradaki insanlara, balığın yenebileceğini, dinen bunu yemenin günah olmadığını ve denizden faydalanmalarını anlatması gerektiğini vurguluyor.

      Somali'ye Yardım İyi Ama...

      Şu anda dünya ülkeleri içerinde Somali'nin bu durumuna eğilen, onlara yardım eden Türkiye var, daha doğrusu en büyük önemi Türkiye veriyor... Dediğim gibi Somali'ye yardım iyi, güzel ama... İşte bu yardımın bir "ama"sı var...

      Öncelikle Somali'ye gönderilen ya da götürülen yardımların ihtiyaç sahiplerine iletilmesi çok önemli. Bunun dışında, o yardımların, oradaki korsanların, çetelerin ellerine geçmemesi gerekmektedir. Bu konuda çok dikkat edilmelidir. Aksi durumda yardımın bir sebebi, bir anlamı kalmaz...

      Şimdi bu "ama"nın asıl meselesine gelelim... Herkes gibi benim çekincem de, korkum da bu işin ranta dönüştürülmesi, bu işten çıkar sağlanmaya çalışılması, Somali'ye yardım konusunun Somali'den geçinmeye dönmesi. İşte bu yüzden yazının başlığını "Somali'ye Yardım Somali'den Geçinmeye Dönmesin" koydum... "Hiç böyle şey olur mu?" demeyin. Olur, bal gibi de olur. Çünkü bu ve bu tür konularda hükümetin, AKP'nin ve yandaşlarının karnesi zayıf, güven vermiyor. Belki de bu yüzden, sayısı azımsanmayacak derecede insan, "nasıl olsa onlar nemalanacak" diye düşündüğü için bu yardım kampanyasına katılmıyor. Çünkü ilgili güruhun geçmişi sabıkalı, çünkü geçmişte bu tür şeyler oldu ve halen de oluyor. Ortada Deniz Feneri rezaleti gibi bir örnek dururken, insanlar bundan çekinecektir ve onları bu konuda suçlayamazsınız... Eğer "olmaz" deniyorsa ve bu yardım işinde olanlar gerçekten samimilerse çok dikkatli olmalılar. Çünkü ortada Deniz Feneri gibi bir rezalet duruyor ve benzer bir durumda kimseyi ikna edemezler...

      Kuşkusuz bu yardım işinin siyasî ve maddî rantı olacaktır. Elde edilen parasal yardımlar ile alınacak gıda, vb. yardım malzemeleri yandaş kişilerden alınacak, böylece maddî rant elde edilecektir. Bununla birlikte, Kimse Yok Mu Derneği başta olmak üzere Fethullahçı ve İslamcı dernekler, kuruluşlar, vs. kendi reklamlarını yapacak ve Deniz Feneri'nin yarattığı olumsuz durumu temizlemeye çalışılacaklardır... Maddî rantın diğer boyutu ise makbuzsuz bağışlar. Tamam, banka, kredi kartı yoluyla ya da telefonla yapılan bağış resmî olarak belgelenmekte, ancak yardımlar ya da bağışlar sadece bu yollarla toplanmıyor. Çeşitli ortamlarda çeşitli gruplar tarafından elden de bağışlar, yardımlar toplanıyor. İşte burada çok dikkat edilmesi gerekiyor ve bu bağışların kayda geçirilmesi için belge ya da makbuz alınmalıdır çünkü aksi durumda bağışlar resmiyete geçmiyor, ortada resmî olarak belgelerde, kayıtlarda gözükmeyen yani kayıtdışı bir para söz konusu oluyor. Böyle bir durumda, o paraların yardım için mi yoksa şahsî işler için mi kullanılacağı bilinemez, yani Somali'ye yardım derken, birilerinin cebine yardıma dönüşebilir.


      İşin siyasî boyutuna gelirsek, bu durum siyaseten de kullanılacaktır, ki kullanılmaya da başlandı. Başbakanın Somali'ye gerçekleştireceği ziyaret büyük bir ilgiye ve övgüye mazhar olurken, Kemal Kılıçdaroğlu'nun Ramazan Bayramı'nda Somali'ye gideceğini açıklaması ise tam tersine gülüşmelere, alaylara ve hatta hakaretlere varan tepkilerle karşılandı. Bu durum bile bunun siyasî rant olarak kullanıldığını, malum çevrelerin bunun rantını kimseye kaptırmak istemediğini göstermektedir... (Bu arada bugün -19 Ağustos 2011- itibariyle Başbakan Erdoğan, içinde bazı bakanlar, işadamları ve sanatçıların da olduğu ekiple birlikte Somali'ye gitti.)

      İşin maddî ve siyasî kısmıyla ilgili olarak en sert yazıyı kaleme alan Emin Çölaşan, şu eleştirileri kaleme alırken haksız değil açıkçası:  

      "Bütün Türkiye Somali afişleriyle dolu. Herkes yardım etmeye çağrılıyor. Şimdi benim vatandaşım, içinden gelirse Somali’ye yardım edip Tayyip’in kampanyasına destek verecek!.. Hayırlı uğurlu olsun, Allah günahlarını affetsin! Ancak o paraların nereye gittiğini, kimlere verileceğini, Somali çetelerine mi ulaşacağını hiç bilmeden bastıracak paracıkları! Dahası, o Afrika ülkesine gönderilecek yardım malzemeleri acaba kimlerden, hangi yandaşlardan satın alınacak? Yardım bahanesiyle, yandaş işadamlarına bir kez daha köşe döndürülecek mi? Bu soruların yanıtını hiç kimse bilmeyecek. Bilinen bir tek şey var ki, Tayyip onu zaten açıkladı: "Yardım Somali’ye ulaşınca ben ve karım da oraya gideceğiz!" Yanına ekibini alacak, Somali gezisine çıkacak ve orada, o ülkenin ortamında kameraların önüne geçip bir kez daha şov yapacak, siyasi atraksiyon yapacak...Tayyip ve ekibi, Ramazan ayında Türkiye’de sergiledikleri oyunun bir benzerini orada sergileyecekler. Burada Ramazan gelince önce medyaya haber verip birkaç gecekonduya göstermelik iftara gidiyor ya!.. Somali’de aynı oyun bu kez kara derili gariban Afrikalılar önünde oynanacak. Önceden seçilen yerlerde ve önceden seçilen zavallılar önünde çekimler yapılacak. Tayyip nutuklar atacak, Türkiye’nin “Lider ülke” olduğunu bir kez daha vurgulayacak. O bunları yaparken, çevresinde çok sayıda Türk gazeteci de olacak. Ama hiçbiri kendisine “Sayın başbakan, Türkiye’de de açlık ve sefalet çeken, işsiz dolaşan milyonlarca insan var. Acaba onlar için de bir kampanya düzenlemeyi düşünür müsünüz” diye soramayacak...


      ...bu paraları insanlık adına değil, siyaset adına topluyorlar. Ramazan sömürüsünün yurtdışı boyutu olarak kullanıyorlar. Diyelim ki yardımı iyi niyetle yapacaklar. O halde Tayyip’in, karısının ve ekibinin Somali’de ne işi var? Gönderirsin yardımları ve işi bitirirsin."

      Bu Somali'ye yardım konusu tuhaf şekiller almaya başladı. Şu anda dünyanın en zengin başbakanları arasında yer alan, kendi zengin burjuvasını yaratan, varlığını sömürü ve rant düzeni üzerine kuran ve sırtını Amerikan emperyalizmine dayayan başbakanımız başta işadamları olmak üzere herkesi Somali'ye yardıma çağırıyor. 17 Ağustos'ta, 40 ülkenin katılımıyla İstanbul'da yapılan "Somali Hakkında İslam İşbirliği Teşkilatı İcra Komitesi Toplantısı"nda "gökdelenlerinizle övüneceğinize Somali'ye yardım edin" diyor. Başbakan buna ek olarak, Türkiye'nin çocukları harçlıklarını gönderirken zenginlerin elini cebine atmamasını eleştiriyor. Yukarıda bahsettiğim özelliklere sahip bir başbakanın böyle bir konuşmayı yapması ironik bir durum. Ha, bu konuşmasında başbakan haksız mı? Değil elbette, sonuna kadar haklı. Ancak başbakan da gayet iyi bilmektedir ki, o bahsettiği, eleştirdiği zengin kesimin mevcudiyeti ceplerindeki paraya bağlı. Onlar ceplerindeki para oranında değere sahipler, onların dini, imanı, Allah'ı, kitabı, milliyetleri, kısaca her şeyleri o ceplerindeki para, sahip oldukları gökdelenlerdir. O yüzdendir ki halkımız (küçük çocuklar, öğrenciler bile) yardım için elinden geleni, hem de karşılıksız yapmaya çalışırken, zengin kesim cebinde akrep varmışçasına, eğer bir karşılık alamayacaksa elini cebini atmakta isteksiz davranıyor. Zaten bu durumdan dolayı da 5 cümle öncesinde, başbakanın sergilediği tavır için "ironik" kelimesi kullandım. (İlginçtir, başbakanın bu konuşması, bana 12 Eylül 2010 referandumu öncesinde gözyaşı dökerek, Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü'ndeki şiiri okuyarak, 12 Eylül 1980 döneminde cezaevlerinden yazılan mektupları okuyarak yaptığı konuşmayı hatırlattı. O zaman da böyle bir konuşma olmuştu ama referandum sonucu ve sonrası ise hepimizin malumu...)



      Bu yardım işinin tuhaflığının bir başka boyutu da var. Şu anda bu yardım işi bir rant ya da en azından hükümete yaranma çabalarına girmiş durumda. Somali'ye gitmeden önce Ajda Pekkan'la ilgili olarak çıkan haber de bunun göstergesi mahiyetinde. Bunun dışında, başta işadamları olmak üzere hükümete yakın olan, olmaya çalışan, hükümet tarafından beslenen, kısaca Emin Çölaşan'ın da ifade ettiği gibi "adeta hükümet tarafından yaratılan, varlıkları ve servetleri ona bağlı olan" işadamı, müteahhit, sporcu, sanatçı, vb. kesimler bu yardım işine önem vermekte, Somali'ye yardım etmekte. Yine Emin Çölaşan'ın dediği gibi "sıkıyorsa etmesin!".. Onlar yardım ediyor etmesine ama bu yardımlar, içten gelen yardımlar mı yoksa göstermelik ve mecburi yardımlar mı? Durum onu gösteriyor ki cevap ikinci şık. Bunu, 11 Ağustos 2011 Perşembe günü Samanyolu Haber TV'de yayınlanan "İnsanlık Ölmedi" isimli Somali'ye yardım programı göstermiştir. O programda, yardımlar toplanırken ne hikmetse iş dünyasından bir destek gelmezken, yine her ne hikmetse başbakanın telefonla yayına bağlanmasından sonra iş dünyası konuya ilgi gösterdi. Tabiî bu bağışların en önemli sebebi, hükümete biatlarını bildirmek ve ayrıca kendi reklamlarını yapmak... Bu ilgi, bağış konusunda özellikle 2 bağış dikkatimi çekti. İlk bağış, TV'lerin dâhi çocuğu olarak adlandırılan Acun Ilıcalı'nın bağışı. Her programı büyük ilgi gören ve milyon dolarlar kazanan Acun Ilıcalı, Somali konusunda ancak 50.000 dolarlık bir bağış yapıyor, ki bu para, onun servetinin yanında amiyane tabirle "çerez parası" olarak kalıyor. Diğer bir bağış da, hükümetin gayrıresmî müteahhidi olan, "zamanında inşaatları deniz kumundan yapardık" açıklamasının sahibi olan, şu anda garajında milyon dolarlık arabalar bulunan ve arabalarının değeri 10 milyon TL'yi bulan, zenginliğiyle övünen ve hatta bir canlı yayında cebindeki paraları çıkarıp gösteren ve sayan Ali Ağaoğlu'nun bağışı. Yaklaşık 2 milyar dolarlık servetin sahibi olan Ağaoğlu ancak 250.000 dolarlık bağış yapıyor, ki garajındaki en dandik araba bile ancak bu parayı ediyor... Ha, bu durumda "yardım etmesinler mi" diye sorabilirsiniz. Etsinler tabiî etmesine ama böyle insanlarla dalga geçercesine, sembolik şekilde değil...

      Hükümetin ve ona yakın çevrelerin, bu Somali'ye yardım işindeki acelesi, aşırı gayreti ve tuhaflığı, insanın aklına "Acaba bu işin arkasında ne var? Ne gibi bir çıkar ve rant var? Bu işin arkasında neler dönüyor?" sorularını getiriyor. Bu konuda, Hürriyet yazarı Yalçın Doğan'ın şu ifadelerine katılmamak imkansız:

      "Birleşmiş Milletler’in, Dünya Bankası’nın, çeşitli uluslararası kurumların yıllık raporları yirmi yıldır buralardaki açlık ve sefalete geniş yer veriyor, yardım çağrılarında bulunuyor. Şimdi aniden ne oluyor da, dünya ve biz Somali kampanyaları yürütüyoruz?"

      Somali'ye yardım kampanyaları, bağışlar sürerken, yaşanan bir gelişme dikkatleri çekti. O da şu: Kızılay Başkanı Tekin Küçükali'nin "sağlık gerekçesiyle" ani istifası... Yardım kampanyaları sürerken, Küçükali'nin ani istifası "Acaba Somali'ye yardım işinde usülsüzlükler mi dönüyor ve Küçükali bu yüzden mi istifa etti?" yorumlarının yapılmasına sebep oluyor. Dipnot.tv "Gel de İnan!" derken, Odatv'de Nihat Genç bunun ardında siyasî bir durum olduğu yorumunu yapıyor, AKPli eski milletvekili Feyzi İşbaşaran da istifanın siyasî boyutu olduğu yorumunu yaparak bazı iddialarda bulunuyor. Hürriyet'ten Yalçın Doğan ise şu yorumu yapıyor:  

      "En büyük yardım kampanyası için kolları sıvıyor. Herkesi kampanyaya davet ediyor, ama kampanyanın daha başında, "sağlık gerekçesiyle" görevinden istifa ediyor. Kızılay Başkanı Tekin Küçükali ani istifasıyla herkesi şaşırtıyor...Geçen hafta Başbakan Erdoğan kendisini Dolmabahçe’ye çağırıyor. Görüşme sonrasında Küçükali görevinden istifa ediyor. Kampanyaya hevesle giren, ama kampanya başlamadan “yoruldum” diyerek ayrılan Küçükali’nin açıklamasına siz inanıyor musunuz?"

      Bu arada iş dünyasının, Somali'nin durumunu fırsata çevirmesi konusunda 18 Ağustos 2011'de Birgün Gazetesi'nde "Somali'yi Fırsata Çevirmek!" başlıklı bir haber çıktı. Haberde, maden sektöründe çalıştırılmak üzere Somali'den işçi getirilebileceği ifade ediliyor. İş dünyası bunu "halkımız iş beğenmiyor" bahanesi ile savunuyor ve bunu "Somalililere balık tutmayı öğreteceğiz" bahanesi ile de destekliyor. Tamam, fakir halkın iş sahibi olmasında, onların da çalışması ve kendilerine yetecek düzeye gelmesi konusunda elbette itirazımız olamaz ama burada, iş dünyasının bu niyetinin ardında "insanî" nedenler mi var yoksa "tamamen duygusal" yani hem ucuza hem de daha uzun sürelerde ve ağır işlerde işçi çalıştırma ve böylece işçi maliyetlerinde kâr etme ve köle gibi kullanma düşüncesi mi var?


      Sonuç

      İlahiyatçı İhsan Eliaçık'ın her daim eleştirdiği, Meclis Başkanı Cemil Çiçek'in de artık isyan ettiği zengin ve lüks iftar sofralarında şaşaa ve gösteriş yapanlar bu yardımı ve kampanyayı yürütüyorlar. Bu işin ardında ne olduğunu, altından neler çıkacağını ve bunun yeni bir Deniz Feneri vakasına dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek. Yoksa bu güruh, İhsan Eliaçık'ın birkaç gün önce Habertürk TV'deki Karşıt Görüş programında sarf ettiği gibi bu gösteriş ve şaşaalarına devam etmek için bahane olarak bunu mu kullanacak? Her şeyi zaman gösterecek...

      İşin rant kısmı dışında benim düşündüğüm bir diğer konu da bu konunun yakın zamanda unutulacak olması. Ramazan ayının gelmesiyle "Sosyal İslam, yardımlaşma" gibi kavramların bahanesiyle başlatılan bu konu Ramazan sonrası unutulur mu? 

      Kısaca, bu kampanyayı yürütenlerin sırtlarında büyük bir yük var ve yazıda dile getirdiğim olumsuz durumlar konusunda ise haksız çıkmayı umarım...

      ShareThis

      Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...